Gerçekte şu yüksek ülkü, açıkçası kişiliğin eğilmesi ülküsü çocuklar için değildir çünkü kişilik derken anlatılmak istenen -direnç gösterebilen, bol bol enerjisi olan, iyi çekip çevrilmiş psişik bir bütün- erişkinler için bir ülküdür. Gel gelelim bizimki gibi bir çağda, erişkinler bu ülküyü çocukluğa kakalamayı becerdiler. Bizim çağımızda birey erişkin yaşamının sorunlarının bilincinde değildir ya da -daha kötüsü- bilinçli olarak onlardan kendini sıyırmaktadır. Ahlaksız yönelimleri olan çocuk için çağımızda harcanan pedagojik, psikolojik çabayı kuşkuyla karşılıyorum.
Ben, çocuk derken, erişkindeki çocuk demek istiyorum çünkü her erişkin bir çocuk gizliyor -hep olagelen, hiç bütünlenmeyen, bitmez tükenmez bir bakımı, ilgiyi, eğitimi gerektiren bengi çocuğu. İnsan kişiliğinin gelişmek, bütünlenmek isteyen bölümüdür bu. Ne var ki günümüz insanı bu bütünlükten çok uzak. Kendi yetersizliklerinden kuşkulanmıyor pek; çocuk eğitimine sarılıyor, kendini canla başla çocuk psikolojisine adıyor. Sevecenlikle kendi yetişmelerinde, çocukluk gelişimlerinde yolunda gitmemiş olan bir şeylerin sonraki kuşakta sökülüp atılabileceğini kabul ediyor. Bu niyet övgüye değer olsa bile, kendimizin yapageldiği bir yanlışı çocukta değiştiremeyeceğimiz psikolojik gerçeği, bu niyetin başarısızlığa uğramasına neden oluyor. Çocuklar bizim düşündüğümüzün yarısı kadar bile alık değildir. Yalnızca gerçek olan ile olmayanı çok iyi ayırt ediyorlar.
…
Çocuğumuzda değiştirmek istediğimiz bir şey varsa, önce onu incelemeli, kendimizde değiştirmemizin daha iyi olup olmayacağına bakmalıyız. Pedagoji hevesimizi ele alalım. Belki ayakkabıyı ters giyiyoruz. Birçok bakımdan şimdi bile çocuk olduğumuzu, epeyce eğitilmeye gerek duyduğumuzu anımsamak tatsız olacağı için, pedagojik gereksinimi yanlış yerde görüyor olabiliriz.
Öyle ya da böyle, çocuklarımızın “kişiliklerini” eğitmeye başladığımızda, yaptığımız işten kuşkulanmak son kertede önemli bence. Kişilik, yaşamın bir başından ötekine, usul usul, aşama aşama gelişebilecek bir tohumdur. Kesinlik, bütünlük, olgunluk olmadan kişilik yoktur. Bu üç nitelik bir çocuktan beklenemez, beklenmemeli de. Bu beklentinin sonucu bir düşüktür, olgunlaşmamış sözde bir erişkindir; oysa bizim çağcıl eğitimimiz, bu tür canavarlar doğurmuştur. Hele hele, ana-babalar çocukları için her zaman “en iyisini yapmak”, “yalnızca onlar için yaşamak” gibi bağnazca bir işe koyulduklarında. Bu şımarık ülkü, ana babanın kendi gelişimleri için bir şeyler yapmalarını etkili biçimde engellediği gibi, kendi “en iyi”lerini çocukların boğazına tıkmalarını sağlar. “En iyi” denilen bu şeyi, ana babaların çoğunun, kendilerinde fena halde yadsıdığı ortaya çıkar. Bu yolla çocuklar, ana babalarının en umutsuz biçimde başarısız olduğu şeyleri başarmak üzere dürtüklenirler; hiçbir zaman yerine getirilmeyen tutkularla yüklenirler. Böyle yöntemler ile ülküler yalnızca eğitim ucubelerini doğurur.
Kendi kişiliği olmayan biri başkasında kişiliği eğitemez. Kişiliği, çocuk değil, bu amaca yönelik yaşanmış bütün bir yaşamın meyvesi olarak, erişkin kazanabilir olsa olsa. Kişiliğin kazanılması, tüm bireysel insan varlığının en iyi biçimde gelişiminden başka bir şey demek değildir. Yerine getirilecek koşulların sonsuz çeşitliliğini öngörmek olanaksızdır.
…
Kişiliğimiz, yaşamın akışı içinde, güçlükle seçilen ya da hiç ayırt edilemeyen tohumlardan gelişiyor.
…
Tüm varlığımızın tam gerçekleşmesi olarak kişilik, ulaşılmaz bir ülküdür. Gelgelelim, ulaşılmazlığı, bu ülküye karşı bir sav değildir çünkü ülküler hiçbir zaman amaç değildir, onlar işaret gönderleridir olsa olsa.
…
Sıra kişiliğin özgürce gelişmesine izin vermeye geldiğinde kuşku içinde kıvranırız. İnsanlar, “O zaman bir şeyler olabilir.” der. Ya da “bireyciliğe” karşı eski, güçsüz karşı çıkışı sofraya koyarlar. Buna göre, doğal bir gelişim değildir bireycilik; hiçbir zaman da olmamıştır. Bireycilik, doğadışı bir elkoyma, tahta geçme, bir garabet, en küçük bir engelin önünde buruş buruş olarak boşluğunu kanıtlayan küstah bir pozdur. Bizim düşündüğümüz, bundan çok başka bir şey.
Açıkçası, kimse, birileri ona böyle yapmasının yararlı ya da uygun olduğunu söyledi diye kişiliğini geliştirmez. Doğa, iyi niyetli öğütleri hiçbir zaman yutmaz. Doğayı kımıldatan tek şey, nedensel zorunluluktur. İnsan doğası için de geçerlidir bu. Zorunluluk olmadıkça hiçbir şey yerinden oynamaz. Zorunluluk yoksa, insan kişiliği, her şeyden daha az yerinden kımıldar. İnsan uyuşuktur demeyeceksek, onun büyük bit tutucu olduğunu söyleyelim. Onu olsa olsa keskin bir zorunluluk yerinden kaldırabilir. Gelişen kişilik ne kaprise, ne buyruğa, ne de içgörüye boyun eğer; o yalnızca nedenselliğe boyun eğer. Kişilik gelişimi, iç ya da dış uğursuzlukların, kazaların sevindirici gücüne gerek duyar. Başka bir gelişim bireycilikten daha iyi olmazdı. Kişiliğin doğal gelişimine “bireysellik” diye sataşmanın ucuz bir aşağılama olmasının nedeni budur.
“Çok kişi çağrılır ama az kişi seçilir.” sözü buraya özellikle uyar. Kişiliğin tohum aşamasından tam bilince gelişimi, hem kayra hem kargıştır. Onun ilk yemişi, tek bireyin, bilinçli olarak, kaçınılmaz biçimde ayrımlaşmamış, bilinçsiz sürüden ayrılmasıdır. Bu, yalıtım demektir; söz konusu durum için, insanın yüreğini bundan daha çok rahatlatan bir söz yoktur. Onu bu yazgıdan ne aile, ne toplum, ne de konum koruyabilir. Çevresine ne ölçüde uyum sağlarsa sağlasın; en başarılı uyumlanması bile onu bu yalıtımdan kurtarmaz. Kişiliğin gelişimi, pahalıya patlayan bir armağandır. Ama kişiliklerinin gelişimi konusunda konuşurken en çok bağıranlar, onun sonuçlarını en az düşünenlerdir. Bütün güçsüz ruhlar, bucak bucak kaçar bu sonuçlardan.
Kişiliğin gelişimi, yalnızca kuluçkadan canavarlar çıkarma ya da yalıtım korkusundan fazla bir şey demektir. Birinin kendi yasalarına bağlılığı anlamına da gelir.
Bu bağlamda ben “bağlılık” sözü için Yeni Ahit’te kullanılan yunanca sözcüğü yeğleyeceğim. Bu sözcük yanlışlıkla “inanma” diye çevrildi. Gerçekte, “güvenme”, “güvenle bağlanma” anlamına gelir. Birinin kendi varlığının yasasına bağlılığı, bu yasaya duyduğu güvendir. Sadık bir yılmazlıktır, inançlı bir umuttur. Kısacası, dindar bir insanın tanrıya karşı takınması gereken tutumdur bu niteliği ile. Artık sorunumuzdan doğan ikilemin ne ölçüde tekinsiz olduğu görülebilir: Birey kendi yolunu bilinçli olarak, törel bakımdan bile bile seçmezse, kişilik gelişmez. Kişiliğin kurulma sürecine, yalnızca nedensel etken -zorunluluk- değil, bilinçli törel yargı da güç vermelidir. Birincisi yoksa savlanan gelişim olsa olsa istencin cambazlıklarına dönüşür; ikincisi yoksa kişilik gelişimi, bilinçsiz bir özdevime sıkışıp kalır. Bir insan kendi yolunu tutmak konusunda törel bir yargıyı, ancak bunun en iyi yol olduğunu kabul ederse verir. Daha iyi olduğu kabul edilen başka yollar varsa, kendininki yerine, bu başka kişiliği yaşayıp geliştirir. Öteki yollar, törel, toplumsal, siyasi, felsefi, dinsel yapıdaki geleneklerdir. Geleneklerin şu ya da bu biçimde çiçeklenmesi, olsa olsa, kişioğlunun çoğunlukla kendi yolunu değil, geleneği seçtiğini gösterir. Bu ise, onun sonuça kendini değil bir yöntemi geliştirdiğini, kendi bütünlüğü pahasına ortak bir yaşam kalıbını geliştirdiğini kanıtlar.
İlkel düzeydeki insanlığın ruhsal, toplumsal yaşamı, yalnızca bir öbek yaşamıdır. Bu öbeği oluşturan bireyler arasında bilinçsizlik yüksek düzeydedir. Sonraki tarihsel gelişim süreci de, ilkel düzeydeki gibi, temelde ortaktır, kuşkusuz böyle de kalacaktır. Geleneğin ortak bir zorunluluk olduğuna inanmamın nedeni budur. Bir ülkü değil, gerek törel gerekse dinsel anlamda, geçici bir önlemdir gelenek. Çünkü geleneğe boyun eğmek, birinin bütünlüğünden el çekmesi; kendi varoluşunun sonucundan kaçması anlamına gelir her zaman.
…
Bir insanı kendi yoluna gitmeye, onu bir sis gibi kuşatan kitle ile bilinçsiz özdeşliğin üstüne yükselmeye iten nedir sonuçta? Bunun nedeni zorunluluk değildir çünkü zorunluluk insanların çoğunun başındadır, onların hepsi geleneğe sığınır. Törel yargı da değildir; on kezden dokuzunda gelenek nasıl karar verirse öyle karar veririz. Öyleyse kimsenin gözün yaşına aldırmadan olağan-dışı lehine etki eden nedir?
Bu, genellikle tanrısal çağrı denilen şeydir: Bir insanı, sürüden, sürünün enikonu çğnenmiş yollarından kurtarmaya yönelten usdışı bir etkendir. Gerçek kişilik, her zaman, bir çağrıdır; bu çağrı karşısında tanrıya duyulan güven gibi bir güven duyulur. Oysa onun varlığı, sıradan birinin söyleyeceği gibi, olsa olsa kişisel bir duygudur. Gelgelelim, çağrı tanrının kaçınılmaz bir yasası gibi etki eder. Nice insanın kendi yollarında giderken yıkıma uğraması, çağrılan kişinin gözünde önemli değildir. O, kendi yasasına uymak zorundadır. Onun kulağına yeni, harika şeyleri fısıldayan bir cini vardır. Çağrısı olan biri, içindeki insanın sesini duyar: Çağrılmıştır.
…
Şu da var ki, çağrı ya da çağrılmışlık duygusu, büyük kişiliklerin ayrıcalığı değildir. “Ufacık” kişiliklere varasıya, daha küçüklere de bağışlanmıştır. Gelgelelim, boyut küçüldükçe, ses gitgide boğuklaşır, daha bilinçdışı olur. Bu, içeride, gittikçe daha uzaklaşan, daha seyrek, daha kapalı konuşan bir cinin sesi gibidir. Kişilik küçüldükçe o daha belirsiz, daha bilinçdışı olur, sonunda, onu kuşatan toplumdan ayırt edilemeyecek biçimde topluma karışıp gider. Böylece kişi kendi bütünlüğünü bırakıp öbeğin bütünlüğünde çözülür. İç sesin yerine gelenekleri ile öbeğin sesi vardır toplumda; çağrının yerine ortak zorunluluk geçmiştir.
…
Halk ruhsal olana kişisel, gelişigüzel dolayısıyla da tepeden tırnağa boş bir şey gözüyle bakar. Psikolojiye böylesine coşkulu bir ilgi gösterirken bunu yapmaları bir paradokstur. En başta, onlar için bilinçdışı, bir “düşlemden başka bir şey değildir.” Biz, şöyle şöyle olduğunu, “yalnızca göz önüne getirdik.” İnsanlar, kendilerinin, psykheyi oraya buraya çağırabilen büyücüler olduğunu düşünüyor. Onlara uygunsuz gelen her şeyi yadsıyorlar; iğrenç olan bir şeyi yüceltiyorlar; fobilerine bahaneler üretiyorlar; yanlışlarını düzeltiyorlar, sonunda her şeyi güzelce düzenlediklerini düşünüyorlar. Bu arada, asıl konuyu, psykhenin en ince bölümünün bilinçli usla, onun büyü hileleri kutusuyla özdeş olduğunu; psykhenin daha büyük bölümünün, düpedüz granit gibi sert, bastırılmaz, kımıldatılmaz, ulaşılmaz, bilinçdışı bir olgu olduğunu; öyleyken görünmez güçlerin buyruğuna uyarak bizi çiğneyip geçmeye hazır olduğunu unuttular.
…
Ama bütün bunlar daha çok birtakım soyutlamalar. Herkes bilir ki, anlama yetisi, bu zeki züppe, onu dilediği gibi şu ya da bu yola sokabilir. Granit gibi sert, kurşun gibi ağır nesnel bir olgu olarak psykhe, insanın karşısına iç deneyim olarak çıkar; duyulur bir sesle ona, “Bu olacak, olmalı!” der. O zaman, tıpkı bir savaş, bir devrim ya da başka bir delilik olduğunda öbeğin duyduğu gibi, kişi de çağrıldığını duyar.
…
Ancak iç sesinin gücüne bilinçli olarak rıza gösterebilen bir insan kişilik olur. Ama bu sese yenik düşerse, ruhsal olguların kör akışı onu sürükleyip götürür, yerle bir eder. Her gerçek kişilikte büyük, özgürleştirici bir şey vardır: O, kendini gönüllü olarak çağrısına kurban eder, bilinçli olarak onu kendi bireysel gerçekliğine dönüştürür. Bu süreç, bir topluluk tarafından bilinçsizce yaşansaydı, olsa olsa yıkıma yol açardı.
…
Evet, bizim kişilik dediğimiz şey büyük, gizemli bir sorundur. Onunla ilgili söylenebilecek her şey, tuhaf biçimde doyuruculuktan uzak, uygunsuz olur. Bu konuda tartışmanın her zaman kendini böbürlenmede, boş gevezelik içinde yitirme tehlikesi vardır. Ortak kullanımda, kişilik ülküsü öyle bulanık, öyle kötü tanımlanmıştır ki, sözcüğe aynı anlamı veren iki kişi güç çıkar. Daha kesin bir kişilik anlayışı öne sürsem de, son sözü söylediğimi aklımdan geçirmiyorum.
…
Bu yüzden nesnel psykhe olarak görünen gerçekten nesnel mi yoksa bir kuruntu mu diye kuşkulanırım her zaman. Ama o zaman hemen şu soru yükselir: Ben bu tür şeyleri, kafamda bile bile mi kurdum; yoksa, onları, bendeki başka bir şey mi kurdu. Kanser olduğu kuruntusuna kapılan nevrotiğin sorununa benzer bir sorundur bu. O, bütün bunların kendi kuruntusu olduğunu bilir, daha önceden yüz kez ona söylenmiştir. Gene de bana, üzgün üzgün, “Ama ben böyle olsun istemiyorum, böyle şeyleri niye kuruyorum?” diye sorar. Bunun yanıtı şudur: Kanser düşüncesi onun içinde onun bilgisi, rızası olmadan imgelenmektedir. Çünkü o bilincine varamasa da onun bilinçdışında ruhsal bir büyüme, bir “çoğalma” olmaktadır. Bu iç etkinlikle yüz yüze gelmek onu korkutur. Ne var ki, ruhunda kendisinin bilmediği hiçbir şey olamayacağına bütün bütün inandığı için, korkusunu var olmayan fiziksel kanser ile ilişkilendirmektedir. Bu korkusunun baştan sona temelsiz olduğuna onun inandıran yüzlerce doktor olsa da o kanserden korkacaktır. Dolayısıyla, bir nevroz, nesnel olana karşı bir savunmadır; psykhenin bir iç etkinliğidir ya da iç sesten, dolayısıyla da çağrıdan kaçma girişimidir. Bu kaçma girişimi pahalıya patlar. Çünkü “büyüme” psykhenin nesnel etkinliğidir, psykhe, bilinçli istençten bağımsız olarak, iç ses aracılığı ilebilinçli usa seslenmeye çalışmakta onu bütünlüğe yöneltmektedir. Nevrotik sapkınlığın ardında kişinin çağrısı, yazgısı gizlenmiştir: Kişiliğin gelişimi, bireyle birlikte doğan yaşama isteğinin tam gerçekleşmesi. Nevrotik kişi yazgı sevgisi olmayan kişidir. O çağrısını duymamıştır. Hiçbir zaman da (Cromwell ile birlikte) “Hiç kimse, yazgısının onu nereye dek götürdüğünü bilmeden bunca yükseğe tırmanmamıştır.” diyemez.
Bir insan kendi varlığının yasalarına karşı dürüst olmadığı ölçüde, kişilik olmaya yükselemediği ölçüde, yaşamının anlamını gerçekleştirmeyi de başaramamıştır.
…
(Nevrotiğin kanser korkusu) bir kuruntu değildir. Bilinçli alanın dışında, isteminin, anlama yetisinin ötesinde olan ruhsal bir olgunun tutarlı dile gelişidir. Doğaya çekilse, yalnızlık içinde iç yaşamının sesine kulak verse, sesin söylemek zorunda olduğu şeyi duyardı belki. Ne var ki, kötü eğitilmiş uygar insan bu sesi algılama konusunda iyice beceriksizdir. Bu ses, gündemdeki jargonların sağlamadığı bir şeydir. Bu bakımdan ilkel insanın çok daha büyük bir sığası vardı.
…
Büyük kişilik toplumu özgürleştirmek, kurtarmak, dönüştürmek, sağaltmak için eyler. Bunun gibi insanın içinde kendi kişiliğinin doğmasının da sağaltıcı etkileri vardır. O, boşu boşuna ağır yan akıntılara, bataklıklara aktıktan sonra birden uygun yatağına geri dönen bir ırmak gibidir.; ya da çimlenen bir tohumun, üzerindeki bir taşın kaldırılmasından sonra filizin doğal gelişimine başlayabilmesi gibidir.
