Evde Brittannica’mız vardı ve ben henüz küçük bir çocukken babam beni dizlerine oturtur, bana ansiklopediden bir şeyler okurdu. Diyelim dinozorlar ile ilgili bir şey okuyacağız ve ansiklopedi belki Brontozor gibi bir şeyleri ya da Kral Tiranozor’ları anlatacak ve şuna benzer şeyler söyleyecek: “Bu hayvan, yirmi beş ayak yüksekliğindedir ve kafası uçtan uca altı ayak genişliğindedir.”; bunun üzerine babam okumayı keser ve şöyle der: “Bakalım bu ne anlama geliyor. Eğer ön bahçemizde ayakta durursa yüksekliği kafasını pencereden geçirmesine yeter ama tam olarak geçiremez çünkü kafası fazla geniş ve bunu yaparsa pencereyi kırar.”
Okuduğumuz her şeyi elimizden geldiğince gerçekliğe çevirirdik. Böylece şunu yapmayı öğrendim: okuduğum her şeyin gerçekte ne anlama geldiğini, ne dediğini gerçekliğe çevirerek keşfetmeye çalışırım. İşte çocukken de Brittannica’yı böyle okuyordum: çevirerek. O denli büyük hayvanların var olduğunu düşünmek çok heyecan verici ve ilginçti. Bu yüzden, onlardan biri pencereme gelecek olsa korkmazdım. Tümünün ölüp gitmiş olmaları ve o sıralar kimsenin bunun nedenini bilmeyişi bana çok ilginç gelirdi.
* * *
Catskill Dağları’na giderdik. New York’ta yaşıyorduk ve Catskill Dağları insanların yazları gittikleri yerdi. Orada büyük bir insan kümesi olurdu. Babalar hafta içinde New York’a geri giderler ve ancak hafta sonları dönerlerdi. Babam geldiğinde beni ormana yürüyüşe çıkarır, ormanda olup biten çeşitli ilginç şeyleri anlatırdı. Elbette bunu gören öteki anneler harika bir şey olduğunu düşündüler. Öteki babalar da oğullarını yürüyüşe çıkarmalıydılar ve onları bu yönde etkilemeye çalıştılar. İlk başta hiçbir sonuç alamayınca tüm çocukları babamın götürmesini istediler. Ancak bunu da babam istemedi çünkü benimle özel bir ilişkisi vardı. Tartışma öteki babaların gelecek hafta sonunda çocuklarını yürüyüşe çıkarmaları kararıyla sona erdi. Pazartesi hepsi işe geri döndüklerinde tüm çocuklar açık alanda oyun oynuyorlardı. Bir çocuk bana “Şu kuşa bak. Ne tür bir kuş?” diye sordu. “Ne tür bir kuş olduğuna dair en küçük bir fikrim yok.” diyerek yanıtladım.”Kahverengi boyunlu bir ardıç.” gibi bir yanıt verdi, “Babanın sana bir şey öğrettiği yok!” …ama tam tersiydi; babam bana öğretmişti. Bir kuşa bakarken şöyle demişti: “Bu kuşun ne olduğunu biliyor musun? Kahverengi boyunlu bir ardıç; Portekizce’de adı ….., İtalyanca’da ….., Çince’de ….., Japonca’da …..” vb… “Şimdi” dedi “bilmek istediğin tüm dillerde kuşun adının ne olduğunu biliyorsun ve bu iş tamamlandığında kuş hakkında hiçbir şey bilmiyor olacaksın. Yalnızca değişik yerlerde yaşayan insanlar hakkında ve kuşa ne isim verdikleri hakkında bilgin olacak. Şimdi ise kuşa bakalım.”
* * *
Babam bana her şeye dikkat etmeyi öğretmişti. Bir gün bir oyuncak vagonla oynuyordum. Çocukların oynaması için yapılmış ve oraya buraya çekerek götürebilmeleri için çevresine bir ray
yerleştirilmiş küçük bir vagondu. İçinde bir top vardı – bunu anımsıyorum -, vagonu çektiğimde topun dönme biçimine ilişkin bir şey dikkatimi çekti. Bunun üzerine babama gittim ve “Baksana baba, bir şey dikkatimi çekti: Vagonu çektiğimde top vagonun arka tarafına yuvarlanıyor, çekerken birdenbire durduğumda ise vagonun ön tarafına yuvarlanıyor. Bu neden böyle?” diye sordum. Babam “Bunu kimse bilmez.” dedi. “Genel ilke şudur: devinmekte olan şeyler devinmeyi sürdürmeye çalışırlar ve dinginlikte olan şeyler itilmedikleri sürece dinginlikte kalma eğilimindedir. Buna eylemsizlik denir ama kimse bu ilkenin neden geçerli olduğunu bilmez.” Şimdi, bu derin bir kavrayıştı! Babam bana bir ad veriyor değildi. Bir şeyin adını bilmekle o şeyin ne olduğunu bilmek arasındaki farkı gösteriyordu.
Babam tarafından eğitilme yolum işte buydu. Böyle örnekler ve tartışmalarla. Hiçbir baskı olmaksızın, yalnızca güzel, ilginç tartışmalarla.
