Yüzyılın başında ruh hekimine gelen hastalar görünür hastalık belirtilerinden şikâyeti olan kimselerdi. Kolu felçli olan ya da sudan, yıkanmaktan korkmak gibi saplantıları olanlar ve bunun gibi kendilerini kurtaramadıkları başka saplantılardan zoru olanlardı. Daha açıkçası hekimlerin kullandıkları anlamda bir hastalığı olanlardı; normal diye adlandırılan kimseler gibi toplumsal işlevlerini yerine getirmelerine hastalıkları engel olan kimselerdi. Bunlara benzer şikâyetleri olanların tedavi konusundaki düşünceleri de hastalık konusundaki düşünceleriyle aynı doğrultudaydı. İstedikleri şey hastalık saydıkları belirtilerden kendilerini kurtarmaktı; iyileşmekten anladıkları şey, hasta olmamaktı. Onlar orta derecede sağlıklı bir kimse ne kadar sağlıklıysa, o kadar sağlıklı olmak istiyorlardı; ya da belki şöyle de söyleyebiliriz, toplumumuzda yaşayan sıradan kimselerden daha çok huzursuz, daha çok mutsuz olmak istemiyorlardı.
Bunlar bugün de deva aramak için psikanaliste başvuruyorlar ve onlar için psikanaliz hastalık belirtilerinden kurtulmalarını, toplum içindeki işlevlerini üstlenebilmelerini sağlayabilecek bir tedavi yöntemidir. Ama bir zamanlar psikanalistin müşterilerinin çoğunluğunu oluşturan bu kimseler şimdi azınlığa düşmüşlerdir. Belki bunların sayısını eskisiyle karşılaştırınca salt sayı olarak bir azalma görülmeyebilir ama toplum içinde görev yapabilen, genellikle kabul edilen anlamda bir hastalığı olmayan, gene de yukarda sözünü ettiğimiz «çağın hastalığından», «huzursuzluktan», «içten içe donuklaşmadan» yakınan çok sayıda yeni tür hastayla karşılaştırılınca onlara oranla sayıları azalmıştır. Bu yeni «hastalar» sızlanma nedenlerinin tam olarak ne olduğunu bilmeden psikanaliste geliyorlar. Bunalım içinde olmaktan, uykusuzluktan, evlilikte mutsuzluktan, işlerini sevememekten ve bunlara benzer birçok güçlüklerden yakınıyorlar. Genellikle şu ya da bu belirli bir güçlüğün tek sorunları olduğunu ve eğer o güçlüğü yenerlerse sorunlarının çözümleneceğini sanıyorlar. Gerçekte bu hastalar sorunlarının bunalım ya da uykusuzluk, evlilikteki, işlerindeki falan sorunları olmadığını anlayamıyorlar. Bu çeşitli yakınmalar aslında şöyle ya da böyle belirli bir güçlükten sızlanan çeşitli kimselerin kültürümüzün izin verdiği oranda açıklayabildikleri çok daha derinde yatan bir şeyin bilinçlerine ulaşabilen dış görüntüleridir. Yakınmalarının gerçek ortak nedeni, insanın kendinden, çevresindeki insanlardan ve doğadan yabancılaşmasıdır: Hayatın parmaklarının arasından kum gibi akıp gitmekte olduğunun; yaşamadan ölüp gideceğinin, bolluk içinde yaşanan hayatın bile sevinçten, kıvançtan yoksun olduğunun farkına varmış olmasıdır.
Bu «çağın hastalığından» yakınanlara psikanalist ne gibi bir yardım yapabilir? Bu yardım toplumsal iş levlerini yerine getiremeyen hastalara yaptığı gibi hastalık belirtilerini ortadan kaldırmaktan öteye geçmeyen bir yardımdan kesinlikle değişik bir yardım olmalıdır çünkü bu yabancılaşmadan yakınanlar için çözüm, hastalığın yok edilmesi değil, esenlik kazanmaktır. Gene de esenliği tanımlamaya çabaladığımız zaman adamakıllı güçlüklerle karşılaşıyoruz.
İlk yaklaşımda «esenlik», doğal yapıyla, doğal yaratılışla uyum içinde olmaktır diye tanımlanabilir. Gene de bu kalıp tanımlama içinde sunulmuş sözlerin derinliğine gitmek istenirse ortaya şu sorular çıkabilecektir:
- Doğal yaratılışla, doğal yapıyla uyumlu koşullar içinde olması gerekli insan varlığı nasıl bir varlıktır?
- Bu koşullar hangi koşullardır?
