Jungien psikolojide din kavramına bakış…

Kendi yetersizliklerimize bahane bulmaya kararlıysak, gelişmeyi engellediği için, hristiyanlığı suçlayabiliriz. Imitatio christi’nin (İsa sembolü) istemi -bizim bu ülküyü izlememiz, onun gibi olmaya çalışmamız- mantıksal olarak, içteki insanın gelişimini yüceltmenin sonucu olmalıdır. Oysa gerçekte bu ülkü, yüzeysel düşünen, kalıpçı kafalı inananlarca tapınmanın dış nesnesine dönüştürülmüştür. Nesnenin bu ululanması, onun psykhenin derinliklerine ulaşmasını; psykheye ülküye uygun biçimde bütünlük kazandırılmasını önler. Buna göre, tanrısal aracı, bir imge olarak dışarıda durur. Bu sırada insanın en derin bölümü, paramparça halde, dokunulmadan kalır. İnsan ülkünün ya da ülkünün anlamının yanına bile yaklaşmadan İsa’ya öykünebilir. Öykünme kişinin kendi gövdesinde İsa’nın gövdesindekiler gibi yaraların açılmasına varsa bile bu anlayışsızlık durumu değişmez çünkü insanın değişmeden kalmasına yol açan, onu salt yapay bir şey kılan öykünme sorunu değildir. Sorun, ülkünün, kişinin bireysel yaşamında, onun kendisi için -Deo concedente- anlaşılması sorunudur. Şu da var ki, yanlış bir öykünmenin bile bazen çok büyük bir törel çaba içerebildiğini unutmamalıyız. Bu çabada, kişinin kendini birtakım yüce değerlere tümden bırakmasına özgü erdemlerin hepsi vardır. Törel ereğe hiçbir zaman ulaşılamamış, değer dışsal olarak temsil edilmiş olsa bile… Bu toptan çaba sayesinde, bir insanın kendi bütünlüğünün geçici, anlık bir görünümünü yakalayabilmesi akla uygundur. Bu duruma, her zaman, bu yaşantının ayırıcı niteliği olan şükran duygusu eşlik eder.

Batılı tutum, nesneyi vurgulayarak, ülküyü (İsa’yı) dış yönünde sabitlemek, dolayısıyla da onu içerideki insan ile gizemli bağından yoksun bırakmak eğilimindedir. Örneğin, bu önyargı, “tanrının krallığı” kavramına değinen sözü “içinizde” yerine “aranızda” diye yorumlamaya iter. 

Ülküsel İsa, dünyanın günahlarını üstlendi. Gelin görün ki ülkü tümden dışta ise bireyin günahları da dıştadır. Sonuçta, birey her zamankinden daha kopuk hale gelir çünkü yüzeysel bir anlayışla kolayca kendi günahlarını İsa’nın üzerine atmasına böylece de en derin sorumluluklarından sıyrılmasına olanak verir. Yüce değer “İsa” ile yüce değilleme “günah” dışarıda ise, ruh boş demektir. Ruhun en alçak öğesi ile en yüksek öğesi yitirilmektedir. Doğu tutumu bu konuda değişik bir yoldur: Her şey, en yüce de en aşağı da aşkın “özne”dedir. Buna göre Atman’ın, “kendi”nin önemi bütün sınırların ötesine yükseltilir. Oysa batılı insanda “kendi”nin değeri sıfıra iner. Batıda ruhun genelgeçer küçümsenmesinin nedeni budur. Ruhun ya da psyche’nin gerçekliğinden söz eden kişi “psikolojizm” ile suçlanır. Psikolojiden, başka bir şey olarak değil de salt psikoloji olarak bahsedilir. Tanrısal kişiliklere karşılık gelen ruhsal etkenlerin olabileceği anlayışı tanrısal kişiliklerin küçümsenmesi sayılır, dinsel deneyimin ruhsal bir süreç olduğunun düşünülmesinden sövgü kokuları alınır çünkü dinsel yaşantının “salt psikolojik olmadığı” ileri sürülür. Aynı zamanda bu tür eleştirmenler, kendilerininkinin dışında tüm dinleri psikenin doğasından türetmekte kararsızlık çekmez.

Dışlayıcı dinsel yansıtma (“bütün tanrısı dışarıda” olanlar), ruhu değerlerinden yoksun bırakabilir. Öyle ki, katıksız boşluk yüzünden ruh daha fazla gelişemez olur; bilinçsiz durumda sıkışır. Aynı zamanda, bütün talihsizliklerin dışarıda olduğu yolundaki bir yanılsamanın kurbanı olur. İnsanlar talihsizliklerin ne ölçüde kendi işleri olduğunu sormayı bıraktılar çoktandır. Ruh, iyilik yapmaktan geçtim neredeyse kötülük bile edemeyecek ölçüde önemsiz bir şey gibi görülüyor. Gelin görün ki ruhun artık oynayacak bir rolü kalmadığında dinsel yaşam içeriksiz formalitelerle dolar. Bu arada kesin bir şey var: Ruh “…den başka bir şey değildir.” diyemeyiz. Tersine, ruhun, tanrı ile ilişkinin bilincine sahip bir varlığa özgü değeri vardır. Burada bir damla suyun denizle ilişkisi söz konusu olsa bile, damlaların çokluğu olmasa bu deniz olmayacaktı. Öğretinin üzerinde durduğu ruhun ölümsüzlüğü kavramı, ruhu, ölümlü insanın üzerine yükseltir, onun doğaüstü bir niteliği paylaşmasını sağlar. Dolayısıyla ruh, çürüyüp bozulabilen bilinçli bireyden son kertede üstündür. Göz nasıl güneşe karşılık geliyorsa ruh da tanrıya karşılık gelir. Bizim bilinçli usumuz ruhu anlamaz. Bu yüzden, ruhla ilgili şeylerden söz ederken söz konusu şeylere tepeden bakmak ya da onları küçümsemek gülünçtür. İnançlı bir hristiyan bile tanrının gizli yollarını bilmez. Tanrının insanı ruh aracılığı ile içeriden mi etkileyeceğine yoksa onu dışarıdan mı etkileyeceğine karar vermeyi de tanrıya bırakmalıdır. Dolayısıyla inanan, herhangi bir dış nedene götürülemeyen a Deo missa (tanrı tarafından gönderilen düşler) ile ruhun aydınlanmaları karşısında korkup geri durmamalıdır. Tanrının kendisini insan ruhu dışında her yerde belirttiğini ileri sürmek bir sövgü olurdu. Gerçekten de, tanrı ile ruh arasındaki çok yakın ilişki, ruhu değersizleştirmenin her türünü daha baştan önler. Bir yakınlıktan söz etmek herhalde çok ileri gitmek olur. Gelgelelim, her durumda, ruhun kendisinde tanrı ile ilişki kurma, yani örtüşme-haberleşme yetisini taşıması gerek yoksa bağlantı hiçbir zaman ortaya çıkmazdı. Bu örtüşme-haberleşme (psikolojik terimler ile) tanrı imgesinin arketipidir.

Yorum bırakın