Tolstoy – Diriliş romanından Prens Nehlüdof

O zamanlar dürüst, her iyi iş uğruna çıkarlarını vermeye hazır, soylu bir gençti. Oysa şimdi yalnız kendi zevkini düşünen, ahlaksız, bencil bir insan olmuştu. O zamanlar yaşam onun için her şeyini heyecanla, sevinçle anlamaya çalıştığı bir sırdı. Şimdiyse yaşam apaçıktı önünde. İçinde yaşadığı koşullardan başka bir şey değildi. O zamanlar doğayla, yaşayan, düşünen, hisseden insanlarla haşır-neşir olmasıydı gerekli, önemli olan (felsefe,şiir)… oysa şimdi insanlarla olan bir takım ilişkileri, arkadaşları ile yakınlığıydı gerekli, önemli. O zamanlar kadın esrarlı, hoş bir yaratıktı onun için; şimdi yakın akrabası kadınlardan, dostlarının karılarından dışındakiler aynı anlamı taşıyorlardı gözünde: Kadın, kişiye zevk veren araçların içinde en hoş olanıydı. O zamanlar parası çoktu. Annesinin verdiği paranın üçte biri bile çok gelirdi ona. Babasından ona miras kalan araziyi köylülere dağıtabilirdi. Oysa şimdi annesinin ayda verdiği bin beş yüz ruble yetmiyordu ona. Para yüzünden sık sık tatsız tartışmalar geçiyordu aralarında. O zamanlar gerçek “ben” olarak ruhsal yapısını sayardı, şimdiyse sağlıklı, dinç, yaşayan “ben”di onun için gerçek olan.

Bu korkunç değişim onda, sırf kendine olan inancını yitirip, başkalarına inanmaya başladığı için olmuştu. Kendine inanmayı bırakıp başkalarına inanmaya başlamasının nedeni, kişinin kendine inanarak yaşamasının son derece güç olmasıydı: Kendine inanarak yaşayabilmesi için kişinin bütün sorunları, küçük hazlar peşinde koşan “ben”in istediği gibi değil, hatta çoğunlukla onun istediğinin tersine çözümlemesi gerekir. Öte yandan, başkalarına inanırsa çözümleyeceği hiçbir şey yoktur. Her şey çözümlenmiştir. Hem de yaşayan “ben”in istediği gibi. Dahası var, kendine inanarak yaşarken çevresindeki insanların eleştirileriyle karşı karşıya kalıyordu hep. Oysa başkalarına inanmaya başlayalıberi herkes övüyordu onu.

………………..

Son günlerde insanlara, özellikle bu akşam prense, Sofiya Vasilyevna’ya, Missi’ye, Korney’e duyduğu tiksintinin, aslında kendi kendine duyduğu tiksinti olduğunu sezinledi ansızın. Şaşılası şeydi: Kendi alçaklığını kabul edişten doğan bu duyguda insana acıyla birlikte haz da rahatlık da veren bir şey vardı.

Nehlüdof’un “ruh temizleme” dediği şey ilk kez gelmiyordu başına. Ruh temizleme diye, uzun bir aradan sonra iç yaşayışının yavaşladığını, hatta bazen durduğunu sezinleyerek, ruhunda birikip bu duraklamaya neden olan tortuyu, pisliği atma işlemine, bu ruhsal duruma derdi.

Bu çeşit uyanmalardan sonra yaşayışına bir daha hiç ayrılmamaya kararlı olduğu bir bir yön verirdi. Günlük tutmaya başlardı. Ömrünün sonuna dek süreceğini umduğu yepyeni bir yaşam olurdu bu. Ama dünya nimetleri her keresinde avlardı onu. Kendi de farkında olmadan gene düşerdi. Üstelik öncekinden daha da kötü bir düşüş olurdu bu.

Birkaç kez temizlemişti ruhunu böyle. İlk kez, tatiline köye halalarının yanına geldiği zaman olmuştu. Heyecanlı, coşku dolu bir uyanıştı bu. Etkisi de hayli uzun sürmüştü. Sivil görevi bırakıp savaş zamanı askerliğe girmesinin nedeni de gene böyle bir uyanıştı. Ölmek istemişti. Ne var ki askerlikte tortulanma çok çabuk oldu. Bunu bir başka uyanış izledi. İstifasını verip Avrupa’ya gitti. Resim yapmaya başladı orada.

O günden bu yana geçen uzun zaman hiç ruh temizlemesi yapmamıştı. Bu yüzden, böylesine çirkefe düşmemişti hiç. Vicdanının istediğiyle sürdürmekte olduğu yaşam arasında öyle bir uçurum vardı ki, bunu görünce dehşete kapılıyordu.

Uçurum öylesine dipsiz, çirkef öylesine korkunçtu ki, temizlenemeyeceğini sandı ilk anda, umutsuzluğa kapıldı. Ruhundaki şeytan “Kaç kez denedin iyi olmayı, dürüst olmayı? Olmuyor, görüyorsun. Bir kez daha denesen ne olacak sanki? Yalnız sen değilsin ki böyle olan. Herkes böyle. Yaşam bunu gerektiriyor.” diyordu. Ama Nehlüdof’un ruhunda tek gerçek, güçlü, ölümsüz olan o özgür ruhsal yaratık uyanmıştı bir kez. Ona inanmamak elinde değildi. O andaki durumuyla olmak istediği Nehlüdof arasındaki uçurum ne denli dipsiz olursa olsun, uyanan ruhsal varlık için hiç önemi yoktu.

Nehlüdof yüksek sesle kararlı, “Her yanıma dolaşan bu yalan ağını ne pahasına olursa olsun parçalayıp atacağım. Her şeyi itiraf edeceğim. Gerçeği herkese söyleyeceğim, dedi. Missi’ye söyleyeceğim gerçeği. Ben bir rezilim, diyeceğim, evlenemem seninle, boşuna umutlandırdım seni, diyeceğim. Mariya Vasilyevna’ya da söyleyeceğim. Yo yo, ona değil de kocasına söylerim. Ben bir alçağım, seni aldattım, derim. Annemin malını gerçeğin buyurduğu şekilde kullanacağım. Ona, Katyuşa’ya da bir alçak olduğumu, onun için her şeyi yapacağımı söyleyeceğim. Evet, gidip göreceğim onu. Beni bağışlamasını dileyeceğim. Beni bağışlaması için çocuklar gibi yalvaracağım ona. -Dolaşırken birden durdu olduğu yerde.- Gerekirse evleneceğin onunla.”

Küçükken yaptığı gibi kollarını göğsünün üzerinde kavuşturup gözlerini yukarı dikti, biriyle konuşuyormuş gibi mırıldandı:

– Tanrım, yardım et bana. Yol göster, gel içime yerleş, bütün pisliklerden arıt beni!

Tanrıya ona yardım etmesi, içine yerleşmesi, ruhunu temizlemesi için yalvarıyordu ya, aslında olmuştu bile istediği. İçinde var olan kutsal duygu uyanmıştı. Kendi de hissetti bunu. Yalnız özgürlüğü, dinçliği değil, yaşamanın sevincini de tattı o anda. Kişioğlunun elinden gelebilecek en iyiyi yapabilecek güçte hissediyordu kendini.

Yorum bırakın