D. T. Suzuki’den Zen Budizm ve akıl üzerine notlar…

Varlığımız benlik çekirdeğinin çevresinde oluşuyor. İçinde mahpus olduğumuz benlik kabuğunu çatlatıp dışına çıkmak hemen hemen imkansız. Bizim bu kabuğu çocukluktan, ta bu dünyayı bırakıp gittiğimiz ana kadar sürekli olarak taşıyıp durduğumuza kuşku yok. Gene de bu kabuğu çatlatabilmemiz için birçok fırsatlar var elimizde ve bunların ilki ve en büyüğü de ergenlik çağında… Bu çağda ilk defa ben, kendi dışında bir kimse ile gerçekten ilgilenmeye başlıyor. Bu sözlerimle cinsel sevgiyi söz konusu etmek istiyorum. Benlik bütünlüğünü, birliğini sürdürürken bir yandan da içinde bir bölünme duygusu beliriyor. Şimdiye kadar yüreğinde uyur durumda olan sevgi gözlerini açıp doğruluyor ve böylece de büyük çalkantılara neden oluyor çünkü sevgi hem bencil istekleri hem de benliği silip yok etmek isteğini kışkırtıyor. Sevgi, sevdiği kimsede benliğin yok olup erimesini zorlarken bir yandan da sevdiği kimsenin yalnız kendisinin olmasında diretiyor. İşte burada büyük bir çelişki var ve bu çelişki yaşamın büyük bir trajedisi. Bu temel duygu insanın yücelmesinde tanrısal bir araç olmalıydı. Tanrı trajedileri insanı yetkinleştirip eksiksiz yapmak için düzenler.

Bu dünyada edebiyatı oluşturan yapıtların büyük çoğunluğu hep bu sevgi telinden ses çıkarmaya çalışıyor. Gene de bu tür yazından usanmıyoruz ama şimdi konumuz bu değil. Burada sırası gelmişken anlatmak istediğim şey içimizde sevgi uyanırken bir göz ucuyla eşyanın ötesindeki sonsuzluğu görüp kaybetmiş olduğumuzdur. Bu bir anlık bakış gençleri yaradılış özelliklerine, çevre ve eğitimin etkisine göre ya romantizme ya da rasyonalizme itiyor.

Benlik kabuğu çatlatılıp başka bir kimse içeri alındığı zaman benlik kendini yadsımış ya da benlik sonsuza doğru ilk adımlarını atmış oluyor. Dinsel açıdan burada sonluyla sonsuz arasında, akılla daha yüksek yetenekler arasında ya da daha açıkça gövde ile ruh arasında zorlu bir kavganın oluştuğu söylenebilir. İşte içtenlikle sürdürülen bu çekişme, bu boğuşma, çabalama ve zorlanma Konfüçyus’un insanın o yaşta nerede duracağını bilebileceğini söylediği otuz yaşlarına kadar sürüp gidiyor. Artık bu yaşta dinsel bilinç tam olarak uyanmış oluyor. Bu çekişme ve boğuşmadan kendini kurtarmak, bu zorlamalara bir son verebilmek için insan her yönde her türlü yolu araştırmaya başlıyor. Kitaplar okuyor, konuşmalara – tartışmalara katılıyor, vaazları büyük bir açlıkla benimsiyor, birçok dinsel uygulama ya da sistemler deniyor.

Sonluyla sonsuz arasındaki çekişmenin sürdüğü insan varlığının iç yapısının kavranabilmesi akıldan daha üstün bir yeteneği gerektiriyor. Zen diyor ki, akıl kendisinin yanıt bulamayacağı sorular ortaya atıyor. Bu nedenle bu sorulara yanıt bulabilecek akıldan daha üstün, daha aydınlatıcı bir yeteneğin ortaya çıkabilmesi için aklı bir yana itmekten başka çare yok çünkü aklın, gönül esenliğini bozan ve huzur kaçıran bir özelliği var. Zihnin dirliğini, esenliğini bozacak sorular ortaya koyuyor ama çoğu kez bunlara doyurucu yanıtlar bulmakta başarılı olamıyor. Cahilliğin verdiği o mutlu iç barışı alt-üst ediyor da onun yerine başka bir şey getirip bozduğu düzeni yeniden sağlayamıyor.

Cahillikten gelen yanılgıları ortaya çıkardığı için (akıl) çoğu kez aydınlatıcı, ışık tutucu olarak niteleniyor ancak kuşkusuz ki akıl en son, en doğru çözümü gösterecek bir araç değil. Sonuçlarının ne olacağına, bir çözümü olup olmadığına aldırmadan ortaya attığı soruları kendinden daha üstün bir  şey çıksın da çözsün diye bekliyor. Eğer ortaya koyduğu açmazları bir kerede, kesin ve şaşmaz biçimde çözüme ulaştırabilecek yeni bir düzen getirebilme gücünde olsaydı bunu Aristo ya da Hegel gibi bir düşün adamı bir kez sisteme bağladıktan sonra bir daha felsefeye gerek kalmayacaktı. Oysa ki düşünce tarihi olağanüstü akıl gücü olan kimselerce kurulmuş her düşünce anıtını arkadan gelenlerin yıkmayı başardıklarını kanıtlıyor.

Nasıl nefes alıp-vermeyi durduramazsak ortaya yeni sorular çıkarma ve onlara yanıtlar arama yolu felsefi gelişimi de durduramayız ama yaşam konusuna gelince aklın böyle bir şeye gücü yetmiş bile olsa en son ve kesin yanıtı bulsun diye bekleyemeyiz. Yaşamsal eylemleri, felsefenin yaşamın gizlerini açığa çıkartmasını bekleyerek bir an bile geciktiremeyiz. Gizler olduğu gibi kalsa da biz yaşamak zorundayız. Aç adam yiyeceklerin tam bir analizi yapılsın, yiyeceğin içindeki her elemanın ayrı ayrı besin değeri anlaşılsın diye bekleyemez. Açlıktan ölmüş bir kimseye besinler ile ilgili bilimsel bilgilerin bir yararı dokunmaz. Bunun için de Zen sorunlara çözüm bulmak için akıldan destek aramıyor.

Ay’ı göstermek için bir parmağa ihtiyaç var ama parmağı ay sananlara yazıklar olsun. İşte gerçek önümüzde durup duruyor. Onu öylesine doğrudan, çıplak ellerimizle yakalamalıyız ki ellerimizin arasından kayıp kaçmasın. Zen’in önerisi bu. Nasıl doğa hava boşluğunu sevmezse Zen de gerçekle aramıza giren hiçbir şeyden hoşlanmaz. Zen’in görüşüne göre gerçek, gerçek olarak ele alınınca sonlu ile sonsuz arasında, gövdeyle ruh arasında bir çekişme konusu kalmıyor. Bunlar aklın kendi işini yürütmek için ortaya attığı yararsız, kurgusal ayrımlardan başka bir şey değil.

Yaşam, yaşanan biçimi ile de yeterli ancak kuşkular yaratan, keyif kaçıran akıl işe burnunu sokunca yaşamayı bırakıyoruz. Yaşamaya başlamak için ya kendimizde ya çevre koşullarında bir eksiğimiz varmış gibi kurgulara kaptırıyoruz kendimizi.

Elbet aklın da yararlı olduğu, işe yaradığı bir alan vardır ama bırakalım da akıl yaşam adını verdiğimiz akarsuyun akışını engellemesin. Eğer bu akışı izlemek istiyorsanız onun akışına karşı koymadan izleyin. Yaşamın akım içinde olması olgusu koşullar ne olursa olsun önlenmemeli, ona karşı koyulmamalıdır.

Yorum bırakın