Günümüzde herkes, insanların “komplekslere sahip olduğunu” bilir. Kuramsal bakımdan çok daha önemli olsa da, komplekslerin bize sahip olabildiği pek o kadar bilinmez.
…
Kişiliğin her parçasının kendine özgü bir karakteri, ayrı bir belleği olduğu ortaya çıktı. Bu parçalar birbirinden epeyce bağımsız biçimde yaşamlarını sürdürüyorlar; herhangi bir zamanda birbirlerinin yerini alabiliyorlar. Bu, her parçanın üst kertede bağımsızlığı var demektir.
…
Kompleksler Descartes’ın cinleri gibi davranırlar; görünüşe göre yaramazca dolaplar çevirmek hoşlarına gidiyor. İnsanın ağzından en olmayacak sözlerin çıkmasına sebep oluyorlar; insana tanıştıracağı kişinin adını unutturuyorlar; konser sırasında, tam piyanoda en yumuşak bölüm çalınırken, insanın gırtlağında gıcığa neden olurlar; geç kalan adam parmak ucunda yürürken, onun gürültüyle bir sandalyeye takılmasına yol açarlar. Cenaze töreninde, bizi yas tutanlara üzüntülerimizi bildirmek yerine onları kutlamaya dürterler. Bütün bu çıldırtıcı şeylerin kışkırtıcısıdır onlar.
…
Nevrozların nedenini geçmişte değil, “şimdi”de arıyorum artık. Hastanın başaramadığı zorunlu işin ne olduğunu soruyorum. Nevrozlu kişinin çocukluk düşlemlerinin uzun listesi bana yeterli bir nedensel açıklama vermiyor. Çünkü bu düşlemlerin, yaşamın istemlerine uyum sağlamanın yeni biçimde henüz doğal bir çıkış yolu bulmamış olan, gerileyen libidonun şişirmeleri olduğunu biliyorum.
“Neden nevrotikler zorunlu ödevlerini yerine getirmemeye özellikle eğilimlidir?” diye sorabilirsiniz. Bu noktada, hiçbir canlı varlığın kendini yeni koşullara tereyağından kıl çeker gibi kolayca uydurmadığına dikkat çekerim. Eylemsizlik yasası her yerde geçerlidir.
Duyarlı ve bir ölçüde de dengesiz kişi, ki nevrotikler hep böyle olur, özel güçlüklerle karşılaşacaktır. Onun yaşamındaki ödevler, genelde sıradan varoluşun çok çiğnenmiş yolundan yürüyen olağan bireyinkinden daha alışılmamış olacaktır. Çünkü nevrotik kişi için yaşamın oturmuş bir yolu yoktur. Onun amaçları, ödevleri yüksek düzeyde bireysel nitelikte olma eğiliminde olacaktır. Kendi duyarlı, çok değişik doğasının, normal kişinin harcaması gerekenden daha çok çaba istediğini bilmeden, normal kişinin az çok denetimsiz, yarı bilinçli yolundan gitmeye çalışır. Yüksek duyarlılıklarını, uyarlanmaya dirençlerini yaşamlarının ilk haftalarında annelerinin memesini almadaki güçlükle, abartılı sinirsel tepkileri ile belli eden nevrotikler vardır. Nevrotik yatkınlıktaki bu özgünlüğe psikolojik bir neden bulmak her zaman olanaksız olacaktır; çünkü bu yatkınlık, her türlü psikolojiden önce gelir. Bu yatkınlık, (onu “doğuştan duyarlılık” diye ya da dilediğiniz başka biçimde adlandırabilirsiniz) uyarlanmaya ilk direnişin nedenidir. Uyarlama yolu tıkandığı için libido adını verdiğimiz biyolojik enerji uygun bir çıkış ya da etkinlik bulamaz. Bunun sonucunda, uyum sağlamanın uygun biçiminin yerine anormal ya da ilkel olan geçer.
Nevrozda, çocukluk tutumunun ya da çocukluk düşlemlerinin, dileklerinin ağır bastığını söylüyoruz. Çocukluk izlenimleri, normal insanlarda belli bir önem taşır; bunlar nevrozda da aynı biçimde etkili olurlar. Ama bunların hastalık nedeni olarak önemi yoktur. Daha çok ikincil, gerileyici görüngüler olan tepkilerdir onlar. Freud’un dediği doğrudur. Çocukluk düşlemleri nevrozların biçimini, onların sonraki gelişimini belirler ama hastalık değildir. Çocuklukta var olduğu kanıtlanabilen sapık düşlemler bulduğumuzda bile, onları hastalık nedeni olmaları bakımından anlamlı sayamayız. Gerçekte, nevroza çocukluktaki cinsel düşlemler yol açmaz, aynı şey, genelde nevrotik düşlemin cinselliği için de söylenmeli. O, sapkın bir cinsel eğilime bağlı birincil görüngü değil, olsa olsa, ikincil, biriktirilen libidonun uygun bir yolda kullanılamaması sonucunda ortaya çıkan bir görüngüdür. Bunun pek eski bir görüş olduğunu kavramış bulunsam da eskiliği onun doğru olmasını engellemiyor. Hastanın çoğunlukla çocukluk düşlemlerinin nevrozun gerçek nedeni olduğuna inanması onun inancının doğru olduğunu ya da bu inanca dayalı bir kuramın doğru olduğunu kanıtlamaz. Öyle gibi görünebilir, pek çok olgunun da böyle bir görünüşü olduğunu kabul etmeliyim. Her durumda, Freud’un bu görüşe nasıl vardığını anlamak çok kolay. Psikanalitik deneyimi olan herkes bu konuda benimle anlaşır.
Özetle: Ben nevrozun gerçek nedenini çocuğun cinsel gelişiminin çeşitli belirmelerinde, onların yol açtığı düşlemlerde göremiyorum. Nevrozlarda bu düşlemlerin abartılması, öne çıkması birikmiş enerjinin ya da libidonun bir sonucudur. Nevrozdaki psikolojik sorun da nevrozun kendisi de, başarısızlığa uğramış bir uyum sağlama eylemidir diyebiliriz kısaca.
…
Bilinç, kolayca bilinçdışı etkilere yenik düşmektedir. Genellikle, bu etkiler, bizim bilinçli düşünmemizden daha doğru, daha bilgecedir. Aynı zamanda, bilinçdışı güdüler, sık sık bizim bilinçli kararlarımızı geçersiz kılar. Hele hele dirimsel önemi olan konularda. Gerçekte, bireyin yazgısı genellikle bilinçdışı etkenlere bağlıdır. Dikkatli bir araştırma, bilinçli kararlarımızın belleğimizin bozulmamış işleyişine ne kadar da bağlı olduğunu gösterir. Üstelik bellek otomatik olarak çalışır. Genelde çağrışım köprülerini kullanır; ama bunu öyle olağandışı bir yoldan yapar ki belli anıların bilince nasıl ulaştırıldığını ortaya çıkarmak için tüm anı düzeneğini baştan sona keşfetmek gerekir. Bazen ise bu köprüler bulunamaz. Bu tür olgularda, bilinçdışının kendiliğinden etkinliği varsayımını bir kenara atmak olanaksızdır. Bir başka örnek de, büyük ölçüde çok karmaşık bilinçdışı bir sürece bağlı olan sezgidir. Bu özelliğinden ötürü ben sezgiyi “bilinçdışı aracılığı ile algılama” diye tanımladım.
Olağan durumda, bilinç dışı, bir sürtüşme ya da bozukluk olmaksızın bilinçle işbirliği yapar. Öyle ki, insan onun varlığının farkına bile varmaz. Gel gelelim, bir birey ya da toplumsal öbek, içgüdüsel temellerinden çok uzağa saparsa bilinç dışı güçlerin olanca etkisini yaşar. Bilinç dışının işbirliği zekicedir, amaç güder; bilince karşı eylediğinde bile, onun dile gelişi zeki bir biçimde dengeleyicidir. Sanki yitirilen dengeyi yeniden kurmaya çalışmaktadır.
