ÖZGÜRLÜKTEN KAÇIŞ – ERICH FROMM

Özgürlüğün insansal yönüne, boyun eğme özlemine ve iktidar hırsına göz attığımızda, ortaya çıkan belli başlı sorular şunlardır:

  • Bir insansal deneyim olarak özgürlük nedir?
  • Özgürlük isteği, insan doğasında varolan bir şey midir?
  • Kişinin içinde yaşadığı kültür ortamı ne olursa olsun, özgürlük, bütün insanlarda benzer şekilde mi yaşanır, yoksa belli bir toplumda ulaşılan bireyciliğin ölçüsüne bağlı olarak farklılık mı gösterir?
  • Özgürlük, yalnızca dış baskının yokluğu mudur yoksa aynı zamanda bir şeyin varlığı mıdır ve eğer böyleyse, neyin varlığıdır?
  • Toplumda, özgürlüğe kavuşma isteği yaratan toplumsal ve ekonomik etmenler nelerdir?
  • Özgürlük, bir insanın kaldıramayacağı kadar ağır bir yük, kaçmaya çalıştığı bir şey haline gelebilir mi?
  • Nasıl oluyor da, özgürlük pek çok kişinin ulaşmak için can attığı bir amaç, ve çok kişi için de bir tehdit oluşturuyor? 
  • Acaba, doğuştan gelen bir özgürlük isteğinden başka, güdüsel bir boyun eğme isteği de olamaz mı? Eğer bu istek yoksa, bugün birçok kişinin gösterdiği, “lidere hayranlık” olgusunu nasıl açıklayacağız?
  • Boyun eğme, daima kamu önüne çıkmış, elle tutulur bir yetkeye mi yönelik, yoksa, görev bilinci gibi içselleşmiş yetkelere, içsel zorlanımlara ya da kamuoyu gibi anonim yetkelere boyun eğme de söz konusu mu? Boyun eğmek, kabullenmek ediminde gizli bir doyum var mı, varsa bunun özü nedir? 
  • İnsanoğlunda, doymak bilmez bir iktidar hırsı yaratan şey nedir? Yaşamsal enerjilerinin gücü mü, yoksa temelde yaşamı kendiliğindenliği içinde, sevgiyle yaşama yetersizliği ve zayıflığı mı?
  • Bu karşı durulması güç isteklerin gücünü oluşturan psikolojik koşullar nelerdir? Bu psikolojik koşulların dayandığı toplumsal koşullar nelerdir?

Önemli öğelerden biri, insanın, başkalarıyla şu ya da bu işbirliği içinde olmaksızın yaşayamayacağı olgusudur. Aklın alabileceği her kültürde, insan, yaşamak için ister kendini düşmanlara ya da doğanın tehlikelerine karşı korumak amacıyla, ister çalışabilme ve üretebilme yetisi kazanmak amacıyla olsun, başkalarıyla işbirliği yapmak gereksinimini duyar Robinson Crusoe’nun yanında bile Cuma vardı; o olmasaydı, Robinson belki çıldırmakla kalmayacak, düpedüz ölecekti. Başkalarının yardımına olan bu gereksinimi, herkes çocukluğunda çok derinden duyar, insan yavrusunun yaşamsal işlevler konusunda, başkalarıyla iletişim kurma konusunda kendi başının çaresine bakamayışı, yavru için bir ölüm kalım meselesidir. Tek başına bırakılma olasılığı, kaçınılmaz olarak, çocuğun var oluşuna yönelik en ciddi, en büyük tehlikeyi oluşturur. 

Ancak, “ait olma” ihtiyacını böylesine zorunlu kılan bir öğe daha vardır: insanoğlunun, kendisini doğadan ve diğer insanlardan farklı bir bireysel varlık olarak görmesini, kendisinin farkına varmasını sağlayan düşünme yetisi yani öznel özbilinçlilik. Bu farkındalığın derecesi insana göre değişir gerçi ama bu farkındalığın varlığı insanoğlunu, temelde insansal olan bir sorunla karşı karşıya bırakmaktadır: kendisinin, doğadan ve diğer insanlardan ayrı, farklı bir varlık olduğunun farkına varmakla, —çok belli belirsiz de olsa— ölümün, hastalığın, yaşlanmanın bilincine varmakla, kendi varlığının evren yanında ve “kendisi” olmayan tüm diğerleri yanında ne kadar önemsiz ve ne kadar küçük olduğunu kaçınılmaz olarak hisseder. Bir yere ait olmazsa, yaşamının bir anlamı ve yönü olmazsa, kendisini bir toz tanesi olarak hissedecek ve bu bireysel önemsizliğe kapılıp gidecektir. Yaşamına anlam ve yön verecek herhangi bir dizge ile kendisi arasında bir bağ kuramayacaktır, kuşkularla dolup taşacak ve bu kuşku giderek ondaki davranışlarda bulunma —yani yaşama— yetisini kötürüm edecektir.

Yorum bırakın