Carl Gustav Jung’dan Hindistan Üzerine Görüşler

Hindistan’daki kutsal adamların önemini yadsımıyorum ama onları tümüyle ayrı bir olay olarak almayı da düşünmedim, çünkü bilgeliklerini kendilerinin mi yarattığını, yoksa binlerce yıldır ülkenin sokaklarında dolaşan bilge sözlerden alıntılar mı olduğunu bilemem. Bununla ilgili tipik bir öyküyü anımsıyorum. Seylan’da iki köylü arabalarıyla çok dar bir yolda burun buruna gelmişler. Doğal olarak kavga çıkacağına, her ikisi de çekinerek, “Adukan anatman” gibi nezaket sözcükleri mırıldanmaya başlamışlar. Bu sözcükler, geçici bir rahatsızlık; (kişisel) olayın ruhlarımızla ilgisi yok.” anlamına geliyor. Bu olay acaba bir kez mi olmuş yoksa o da tipik bir Hintli davranışı mı?

Hindistan’da özellikle, kötülüğün psikolojik yapısıyla ilgilendim. Bu sorunun Hintlilerin ruhsal yaşamının doğal bir parçası olması beni çok etkiledi. Bu sorunsala farklı bir açıdan bakmayı öğrendim. Kültürlü bir Çinliyle yaptığımız sohbette, bu insanların “kötülük” denen şeyi, itibarlarını kaybetmeden nasıl yaşama kattıklarını öğrenmek beni çok etkiledi. Doğulu için ahlak sorunsalı, bizde olduğu gibi öncelikli değil. Onlar iyiyle kötünün anlamlı bir biçimde doğada iç içe olduğuna ve her ikisinin de aynı bütünün değişken öğeleri olduğuna inanıyorlar. Hint ruhsallığının iyilik kadar kötülüğü de içerdiğini gördüm. Bir Hıristiyan iyiyi ararken kötülüğe boyun eğer, oysa bir Hintli, kendisini iyiliğin de kötülüğün de dışında görür ve bu durumu meditasyon ya da yogayla gerçekleştirmeye çalışır. Ben “buna karşıyım çünkü o zaman, ne iyilik ne de kötülük biçimlenir ve bu durum durağanlığa neden olur. İnsan böyle bir durumda, ne iyiliğe ne de kötülüğe inanır. İnansa bile, bu, “benim” iyiliğim ya da “benim” kötülüğüm düzeyinde kalır, yani bir şey “bana göre” iyi ya da kötüye dönüşür. Böyle düşündüğümüzde, Hint düşüncesindeki çelişkiyi görürüz. Hint düşüncesinde iyi ve kötü kavramları olmadığı ya da bu düşünce çelişkiler içinde boğulduğu için, karşıtlardan ve onun gibi binlerce şeyden kurtulmak için Nirvana gerektiriyor.

Bir Hintlinin amacı ahlaksal açıdan kusursuzluğa ulaşmak değil, Nirvana durumuna gelebilmektir. Kendisini doğadan soyutlamak ister ve bu amaca yönelik olarak meditasyon yaparak hiçliği ve imgesizliği yaratmaya çalışır. Buna karşın ben, doğayı ve ruhsal imgeleri bilinçli düşünmeyi sürdürmek istiyorum. Ne insanlardan ne kendimden ne de doğadan kurtulmak istiyorum çünkü bence bunlar en büyük mucizeler. Doğa, ruh ve yaşam bana tanrısallığın sürekli ortaya çıkışları gibi geliyor. Daha ne isteyebilirim ki? Bence varoluşun en yüce anlamı, ne olmadığı ya da artık ne olmadığında değil, yalnızca, ne olduğu gerçeğinde yatıyor.”

A tout prix bir kurtuluş yok. Sahip olmadığım, yapmadığım ya da yaşamadığım bir şeyden kurtulamam. Yapabileceğim her şeyi yaptıktan, kendimi bir şeye adadıktan ve ona varlığımla katıldıktan sonra kurtulabilirim ancak. Katılmaktan sakınırsam ruhun o parçasını kesip atıyorum demektir. Bir deneyime kendimi kapıp koyvermemek için geçerli bir nedenim olması doğaldır ama böyle bir durumda, beceriksizliğimi itiraf etmek ve çok önemli bir şeyi yapmayı ihmal ettiğimi bilmek zorundayım. Beceriksizliğimi apaçık kabul etmem, olumlu bir davranışta bulunmamın özrü olur.

Tutkularının cehenneminden geçmemiş bir insan hiçbir zaman onların üstesinden gelemez çünkü o zaman, o tutkular komşu kapıda pusu kurarlar ve herhangi bir anda kıvılcımlanarak insanın kendi evine saldırırlar. Bir şeyden vazgeçersek ve bir şeyi geride bırakıp onu iyice unutursak, görmezden geldiğimiz şeyin güçlenerek geri dönme tehlikesini oluşturmuş oluruz.

Yorum bırakın