Sahip Olma Anlayışı Üzerine Erich Fromm’dan Bir Bakış…

Toplumda yaygın olan ve kabul gören kurallar, üyelerin ka­rakterlerini de belirler (sosyal karakter). Bizim durumumuzda bu karakter, mülkiyeti kazanmak, onu tutmak ve arttırmak (kâr) arzuları altında biçim bulmaktadır. Ama insanların çoğu, hiçbir şeye sahip değillerdir. Peki o halde, mülkiyete sahip olmayan bir sürü insan, onu kazanmak, elde etmek ve saklamak tutkusunu nasıl geliştiriyorlar? Mülkiyete sahip olmadan, kendini böyle hissetmek nasıl gerçekleşiyor acaba? 

Hepimizin bildiği gibi, bu soruyu cevaplamak çok güçtür. Bu konuda karşımıza iki ayrı durum çıkıyor. Birincisi, az bir şeye sahip olan insanların kendi mal varlıklarına, zenginlerin sermayelerine olan düşkünlüğü kadar tutkuyla bağlı olmaları. İkincisi, bu gibi kimselerin mallarını sıkıca tutup, onları arttırmak çabası içinde bulunmalarıdır. Olay, üç-beş kuruş biriktirip, bir yana koymak gibi, son derece küçük boyutlu bile olsa, bu insanlar bu arttırma tutkularına büyük bir arzu ile sarılırlar. Ama asıl haz maddesel malları değil, canlı varlıkları mülkiyet altına almaktan doğar. Ataerkil toplumlarda en fakir adam bile, en azından karı­sının, çocuklarının ve hayvanlarının mülkiyetini elinde tutar, kendisini onların mutlak efendisi olarak görürdü. Olabildiğince çok çocuk doğurulması, insan mülkiyetine sahip olmanın ve ça­lışmak zorunda olmadan “sermaye birikimi” yaratmanın tek yo­luydu. Bütün yükü kadının taşıması gerektiği düşünülecek olur­sa, ataerkil toplumlarda çocuk dünyaya getirme olayının, belirli bir aşamadan sonra, kadının sömürülmesine yol açtığını rahat­lıkla ileri sürebiliriz. Anneler ise kendi açılarından, küçük ol­dukları sürece, çocukları üzerinde egemenlik kurmaya çalışarak, bir denge arayışı içine girmişlerdi. Böylece ortaya garip bir kı­sır döngü çıkmaktaydı. Sömürülen kadın, çocuklarını sömür­mekte, büyüyen çocuklar ise babaları ile birlikte bu kez yine ka­dına egemen olmaktaydılar.

İnsanlara sahip olmak arzusu, ataerkil toplumlarda altı-yedi yüzyıl sürmüştür. Ama bu türlü eğilimler, günümüzde de tam ortadan kalkmış değillerdir. Fakir ülkelerde ve zengin ülkelerin de alt tabakalarında böylesi durumlara sık sık rastlanıyor. Ka­ dınların, çocukların ve gençliğin özgürleşme yolunda attığı adımlar ise, yaşam düzeyinin yükselmesini sağlamış ve sağla­ maktadır. Burada akla, “kişilerdeki bu, insanlara sahip olma yo­ lundaki ataerkil eğilim aşıldığında, endüstrileşmiş ülkelerdeki ortalama insanların mal-mülk kazanma, biriktirme ve bunu art­tırma arzuları ne olacak?” sorusu geliyor. Bunun cevabı, “sahip olma alanının genişlemesi gerekir” biçiminde olacaktır. Kişinin ilgi alanı gelişip, değiştikçe ve bunlar dostlarına, sağlığına, ya­ şam arkadaşına, gezilere, sanat yapıtlarına, Tanrı’ya ve kendi benliğine doğru yönelip yayıldıkça, o dar boyutlu mal-mülk tut­kusu da aşılmış olacaktır. 

Ortalama insanlarda görülen bu mal tutkusunu, Max Stimer, 1972 yılında yazdığı kitabında çok güzel tanımlar. İnsanlar eşyalara dönüşmüşlerdir ve birbirleriyle olan ilişkileri de sahip olmacı bir karakter kazanmıştır. Olumlu anlamıyla, toplumsal bağlardan kurtulmak demek olan “bireycilik”, olumsuz anlamda ele alınınca, tüm enerjisini kendi başarısı uğrunda kullanmak hakkı (ve görevi) haline dönüşmekte ve “kendine sahip olma” özelliği olarak belirmektedir. 

Sahip olma duygusunun en önemli nesnesi, kişinin kendi benidir. Benliğimizin çeşitli görünüşleri ve belirişleri vardır. Bunlar bedenimiz, adımız, sosyal statümüz, (bilgimiz dahil) sahip olduğumuz şeyler ve hem kendimizin görüp, hem de dışa yansıtmak istediğimiz görüntümüz olarak sıralayabiliriz.  Benlik: Bilgi ve beceri gibi gerçek özellikler ile bu gerçek özün çevre­sinde oluşturulan bazı düşünsel özelliklerin bir bütünleşmesi ve karışımıdır. Burada önemli olan, benliğin içeriğinden çok, bizim onu sahip olduğumuz bir “mal” gibi görüp, kişiliğimizi bu teme­le oturtmamızdır.

Sahip olmacı düşünceyi incelerken, unutulmaması gereken bir nokta da, ondokuzuncu yüzyıldan sonra bu düşünmeyle ilgili tutumlarda görülen bazı değişikliklerdir. Mülkiyete olan bağlılık. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki on yıl içinde ortadan kalkmış gibiydi. Önceleri “Eski güzeldir!” sloganı ile herkes, sa­hip olduğu şeyleri saklamak, onlara bakmak ve kullanabildiği kadar kullanmak tutumundayken, savaş sonrasında bu anlayış değişmiştir. Günümüzde ise herkes, sanki atmak için satın alıyor gibidir. Günün moda düşüncesi “kullan, tüket ve at!” biçiminde gösteriyor kendini. Yeni bir şey, otomobil, elbise veya teknik bir araç alındıktan bir süre sonra, kullanımdan sıkılan ve bıkan kişi, piyasadaki en yeni modellere sahip olmak tutkusuyla yanmaya başlar. Bunun için de eskisini atar veya yenisi ile değiştirir. “Ye­ni olan güzeldir!” anlayışı, yani kazanmak, elde etmek, kullan­mak ve atmak, çağdaş yaşam düşüncesini belirleyen en önemli etkendir.

Günümüz tüketimci tavrını en iyi açıklayan örnek, bir araba­ya sahip olmaktır. Büyük ekonomilerin hemen tümü, otomobil üretimi temeline dayandığı için, yaşamımızın önemli bir bölümü de otomobil tüketimi üzerine kuruludur. Bu nedenle çağımızı “otomobil dönemi” olarak adlandırmak mümkündür. 

Bir otomobile sahip olmak, bunu başarmış olanlar için, yaşa­mın en zorunlu öğelerinden birisidir. Otomobile sahip olmak is­teyenler ise özellikle sosyalist ülkelerde, bunu mutluluğa ulaşmanın tek yolu olarak değerlendirirler. Ama elde ettikten sonra, kişilerin kendi araçlarına olan ilgilerinin çok derin ve sürekli ol­madığı görülür. Otomobil sahipleri bir-iki yıl sonra, otomobillerini dış görünüşü değişik olan yenileri ile değiştirmeye ve bu arada kârlı bir ticaret yapmaya çalışırlar. Büyük bir oyuna ben­zeyen bu duygusal mücadelenin sonunda elde edilen şey, yeni marka bir otomobilden başka bir şey değildir.

Otomobile sahip olmak tutkusu ile bir modele karşı olar il­ginin böylesine kısa süreli olması, ortaya çelişik bir durum koy­maktadır. Bu bilmecenin çözümünü arar ve insanın neden böyle davrandığını araştıracak olursak, durumu etkileyen bir çok öğe­yi hesaba katmamız gerekecektir. İlk olarak karşımıza çıkan şey, otomobile olan ilgimizin ve onunla ilişkimizin, kişisellikten uzaklaşmış olmasıdır. Otomobil, bağlı olunan herhangi bir nes­ne değildir. Toplumdaki yerin, benliğin ve kişinin başkalarını et­kileme gücünün bir göstergesi haline dönüşmüştür. Yeni bir otomobil almakla benliğimize yeni bir yön, yeni bir bölüm kazan­dırmış olmaktayız. İkinci olarak, her altı yıl yerine, iki yılda bir otomobilimizi değiştirdikçe, bu kazanç ile bağımlı olan mutlu­luk duygumuzun artmakta, sahip olmanın getirdiği, bir şeyleri denetleme, onların efendisi olma duygumuzun yükselmekte ve bunu yineledikçe, içimizdeki zafer kazanma sevincinin fazlalaşmakta olduğunu görmekteyiz. Üçüncü olarak, her yeni otomobil değişimi çağdaş insana, onun bilincinin derinliklerine dek işlenmiş olan kâr yapma arzusunu gerçekleştirmek için, yeni bir im­kân yaratmaktadır. Bu konuda değineceğimiz dördüncü öğe, ol­dukça önemli bir noktayı vurgulayacak. İnsanı harekete geçirme konusunda teşvik edici öğelerin önemi bilinen bir gerçektir. Ça­ğımız insanında itki ve teşvik öğeleri kısa bir süre sonra incelip, önemini yitirdiği için, kişiler sürekli olarak, onlara hareket ve şevk verecek yeni öğelerin ihtiyacı içindedirler. “İnsan Yıkıcılı­ğının Anatomisi” adlı kitabımda, “aktifleştiren” ve “pasifleşti­ren” güdüler arasındaki farkı incelemiş ve şu noktayı belirtmiş­tim: “Harekete geçirici bir öğe ne denli basit, yani pasifleştirici olursa, o denli çok değiştirilmesi ve türünün başkalaştırılması gerekir. Ne kadar aktifleştirici olursa, etkileme gücü o kadar sü­reklidir ve ne içeriğinin, ne de dış görünüşünün değiştirilmesi gerekmez.” Beşinci ve son olarak, en önemli özellik olan, sosyal karakteri belirtmek istiyorum. Son yüzyılda toplumların karak­terleri oldukça değişti. “Biriktirme” eğiliminin yerini, “piyasaya göre yönelen” karaktere bırakması ile sahip olmak eğilimi orta­dan kalkmadı, ama epeyce biçim değiştirdi.

Günümüzde kişi, ilişkide olduğu insanlara karşı da sahip ol­ma eğilimiyle doludur. Doktordan, dişçiden, avukattan ve işçi­den bahsederken, “benim doktorum”, “benim dişçim”, “benim avukatım” ve “benim işçim” demektedir. İnsanlar dışında eşya­lar, hatta duygulardan konuşulurken bile, onlar da bir mülkiyet kapsamı içinde anlatılırlar. “Benim hastalığım”, “benim ameli­yatım”, “benim ilaçlarım” derken, kişilerin yaşadıktan olayları sahip oldukları şeylermiş gibi ele aldıkları, görülür. Böyle kişi­lerin sağlıklarındaki bir bozulmayı, ellerindeki hisse senetleri değerinden yitirmiş gibi algılayıp, öyle değerlendireceklerine de kuşku yoktur. 

Buna benzer biçimde, fikirler ve inançlar da, kişilikten ayrı­lıp, dışlaştırılmakta ve sahip olunabilir mülkiyetin bir parçası gi­bi görülmektedirler. Alışkanlıklar da öyle. Her sabah belirli bir saatte kahvaltısını yapmaya alışmış bir kişiyi ele alalım. Bu ola­yı değiştirecek herhangi bir durum söz konusu olduğunda, alış­kanlığına bir mal gibi sarılmış olması nedeniyle, o kişi onun değişmesinin, kendi güvenliğini tehlikeye düşüreceğini sanıp, bu­na karşı çıkacaktır.

Sahip olmak güdüsünü böyle yaygın bir biçimde tanımla­mam, bir çok okuyucuya haklı olarak tek yanlı ve aşırı olumsuz bir değerlendirme olarak gelebilir. Ama toplumdaki genel anla­yışı belirtmem ve gerçeğe yakın bir görüntüyü çizmem için ge­rekliydi bu. Eklemem gerek ki, yeni genç nesilde, yukarıdaki olumsuz tablodan ayrılan ve çoğunluğun alışkanlıklarına ters düşen bazı olumlu eğilimler sezinlenmekte. Bunlar arasında, gasp edici ve sahip olucu düşüncenin gizli biçim bulmasıyla olu­şan bir tüketim alışkanlığı yerine, “sürekli” bir kazanç bekleme­den, yalnızca canlılıktan duyulan sevinci yaşayabilmek için yönelinen tüketim biçimlerine rastlıyoruz. Yine bu gençler, beğen­dikleri müzikleri dinleyebilmek, istedikleri bir yeri görebilmek ya da arzuladıkları bir insanla tanışabilmek için, uzun ve yorucu gezileri göze alabiliyorlar. Amaçlarının gerçekten de böyle önemli olup, olmadığını burada tartışmak istemiyorum. Ayrıca kendilerinde belirli bir ciddiyetin, bir ön hazırlığın ya da konu­ya konsantre olma yeteneklerinin eksikliği bilinse bile, bu genç insanların, çabalarının karşılığında ne alacaklarını ve ne kazana­caklarını sormaksızın, “olmak” konusundaki gösterdikleri cesa­ret ve çabayı saygıyla karşılamak gerekir.

Gençlerin politik ve filozofik görüşleri, çoğu kez duygusal ve hayalci etkiler taşımalarına rağmen, temel davranış biçimi olarak kendi “pazar” değerlerini yükseltebilmek için her şeyi kendi benliklerine göre ayarlamak eğiliminden arınıktırlar. Bu onlan, eski nesilin görüşlerine oranla daha içten ve samimi kılı­yor. Düşlerini ve kafalarındaki imajlarını korumak için bilinçli ya da bilinçsiz olarak yalan söylemiyorlar ve enerjilerini çoğun­luğun yaptığı gibi, gerçeği bastırabilmek uğrunda harcamıyor­lar. Aslında bazı ileri yaşlılar, onlardaki bu gerçeği görmek, hem de bunu söylemek cesaretine ve onların bu namuslu davranışla­rına gizliden hayranlık bile duymaktalar. Gençlerin çoğunluğu, herhangi bir dine ya da politik görüşe bağlı görünseler bile, ger­çek bir doktrin veya ideolojinin savunucusu değiller. Hepsi de “gerçeği veya yaşamın anlamını aradıklarını” söylüyorlar. Bu gerçeği bulamamış olmalarına ve yaşam pratiklerine yön vere­cek bir amacın yokluğunu hissetmelerine rağmen, bu gençlerin sahip olmak ve tüketim tutkuları yerine, “kendileri olmak” çaba­sı içinde bulunmalarını, yineliyorum, saygı ile karşılamak gerek.

Ancak bu olumlu görüntüye de bazı sınırlar getirmek zorun­dayız. Altmışlı yılların sonlarına doğru sayıları önemli ölçüde azalmış olan, ama yine de yukarıda değindiğimiz yeni neslin önemli bir bölümünü oluşturan bazı gençler, özgürleşme olayı­nı tam kavrayamamış bulunuyorlar. Böyleleri, herhangi bir amaçlarının olmayışını ve yönelmek istedikleri bir hedefin bulunmayışını, bağımlılıktan ve toplumsal sorumluluklardan kur­tulmak istediklerini söyleyip, isyan ederek örtmeye çalışmakta­lar. Tıpkı ebeveynleri gibi, yeni olanın güzel olacağı inancını ta­şıyan bu gençler, tüm eski geleneklere ve insanlığı bugüne getirmiş olan büyük düşünürlere karşı olmak, onları umursama­mak fobisine tutulmuş gibidirler. Çocuksu bir narsisizmle, bulu­nabilecek her şeyi kendilerinin bulabileceklerine inanan bu tür kimselerin gerçek istekleri yeniden küçük birer çocuk olabil­mektir. Herbert Marcuse gibi yazarlar da “sosyalizmin ve devri­min ana hedefi, olgunluğa ulaşmak değil, çocukluğa geri dön­mektir” biçiminde dile gelen bu görüşü destekleyip, yönlendir­mişlerdir. Genç ve hayalleri yaşadığı sürece mutlu olan bu in­sanlar, bir süre sonra hiçbir önemli inanca ve düşünceye vara­madıklarını görünce, büyük bir hayal kırıklığına uğramışlardır. Kendi içlerinde yönelecek bir merkez bulamayan bu kişiler, amaçsız, yorgun ve yaşamları zehir olmuş insanlar haline dönüşmüşler ya da mutsuz fanatik göstericiler olarak kalmışlardır.

Büyük umutlarla yola çıkan herkesin hayal kırıklığına uğra­dığı söylenemez, ama böyle mutsuz olanların sayısı da az değil­dir. Gençleri bu yöne yönelten güdülerin neler olduğunu araştıran istatistiki veriler ve bilimsel araştırmalar yoktur. Hem olsa da, bunlardan yararlanarak bireyleri böyle davranmaya iten ne­denleri kesin olarak kestirmek zordur. Günümüzde Amerika ve Avrupa’da milyonlarca genç, kendilerine doğru yolu gösterecek yaşam ustalarını ve yaşam geleneklerini arıyorlar. Ancak ortaya çıkan yol göstericilerin bir çoğunun dolandırıcı oldukları anlaşılmıştır. Kimi tarikatlar ise, tamamen başkanları olan Guru’ların prestij ve para kazanım amaçlarını temsil etmektedirler. Ba­zı inanan gençlerin, bir takım sahteliklere rağmen, sunulan yöntemlerden yararlı sonuçlar çıkardıkları gözlemlenirken, bir ço­ğunun hiç bir içsel değişime uğramadan ve bunu düşünmeden, habire verilen teknikleri uyguladıkları görülüyor. Bu kuruluş ve tarikatlara katılanların sayılarını ve bunların, sunulan “yaşam teknikleri”nden ne ölçüde yararlandıklarını anlayabilmek için, detaylı ve kapsamlı çözümlemeler gerekmektedir.

Benim inancıma göre, “sahip olmak” ilkesinden “olmak” il­kesine yönelmek isteyen gençlerin ve daha yaşlıların sayısı pek azımsanmayacak boyutlara ulaşmıştır. Çoğunluğun “sahip olmak” karakterini taşıdığı bir dünyada, “olmak” çabası ve inancı­nı taşıyan bireyler ve gruplar, tarihsel bir görevle karşı karşıyadırlar. Tarihte bir çok kereler, toplumların daha sonraki yöneliş­lerini belirleyen küçük gruplar ve azınlıklar çıkmışlar ve dünya­nın geleceğini belirlemek, bu yolu göstermek görevini üstlen­mişlerdir. Günümüzde de böylesi eğilimlerin ve grupların varlı­ğı, bizleri geleceğin daha olumlu kurulacağı ve “sahip olmak” karakterinin yerini, “olmak” yönlenişine bırakacağı konularında umutlandırmaktadır. Bu umudu destekleyen bir diğer nokta, ta­rihsel akış içinde değişip, artık geriye çevrilemez olan bazı fak­törlerin de, “olmak” ilkesinden yana tavır almalarıdır. Ataerkil egemenliğin yıkılması ile birlikte, erkeklerin kadınlar ve ana-babanın da çocuklar üzerindeki baskılan ile onlara “sahip olmak” eğilimleri yok olmaya yüz tutmuştur. Rus devrimi ve büyük bir olasılıkla Çin devrimi gibi, yirminci yüzyılın politik devrimleri, genelde başarısız olarak nitelendirilebilir. Ama daha başlangıç aşamalarında olmasına rağmen çağın zaferini kazanmış gibi gö­rünenler, çocuklar, kadınlar ve cinsel devrimdir. Onların istekle­ri çoğunluk tarafından bilinçli olarak kabul edilmekte ve bu ko­nulardaki eski teoriler, günden güne gülünçleşmektedirler.

Yorum bırakın