Felsefe, Descartes ve zihin üzerine… (Sean Carroll)

Descartes 1641 yılında meşhur İlk Felsefe Üzerine Meditasyonlar’ını yayımladı. Bu kitap bugün de felsefe derslerine yeni başlayan üniversite öğrencilerine öncelikle okutulması en muhtemel eserlerden biridir. Descartes Meditasyonlar’da dünya hakkındaki bilgimize dair şüpheyi mümkün olan en ileri seviyeye taşımaya çalışır. Örneğin muhtemelen şu anda bir sandalyenin üzerinde oturduğunuzu ve bu sandalyenin varlığının tartışılmaz olduğunu düşünüyorsunuz. Fakat acaba gerçekten öyle mi? Sonuçta mutlaka bir zamanlar gayet emin olduğunuz bazı inançlarınız konusunda bir süre sonra aslında yanıldığınızın ortaya çıktığı olmuştur. Rüya ya da halüsinasyon görürken gerçekte olmayan bir şeyi “deneyimlediğiniz” de yine kuşkusuzdur. İşte Descartes, şu anda da rüya görüyor olmanızın ya da duyularınızın kim bilir hangi anlaşılmaz şeytani nedenle gerçekte var olmayan bir sandalyenin var olduğuna inanmanızı isteyen kötü bir cin tarafından yanıltılıyor olmasının pekala mümkün olduğunu ifade eder.

Fakat umutsuzluğa kapılmaya gerek yok. Descartes kendisinden asla şüphe duyulamayacak bir inancın olduğu sonucuna vardı: Kendisinin var olduğuna duyduğu inanç. Şöyle ki, nihayet duyularınız yanıltılabileceğinden ötürü gökyüzünün ve yeryüzünün varlığından şüphe edebilirsiniz. Fakat kendi varlığınızdan şüphe edemezsiniz çünkü eğer siz var değilseniz o halde bu şüpheyi duyan kimdir? Descartes bu görüşünü meşhur cogito ergo sum (Düşünüyorum, o halde varım.) deyişiyle özetledi.

Herkesin ancak kendi varlığından emin olduğu ve başkalarının varlığı konusunda yargı vermekten sakınması gerektiği bir varoluş tatmin edici olmaktan uzak, tekbenci bir varoluş olmak durumundadır. Descartes ise salt kendisi hakkında değil dünyanın tamamı hakkındaki gerekçelendirilmiş inanç için bir temel kurmayı hedeflemektedir. Fakat bu temeli kurarken, gördüğü ya da deneyimlediği hiçbir şeye başvuramaz; ne de olsa kendisinin varlığı kuşkudan azade olsa bile kötü cin onu hala duyulardan gelen kanıtlar konusunda yanıltabilir.

Hal buyken Descartes meditasyonlarını sürdürdükçe, sandalyesinin rahatını bırakıp kılını bile kıpırdatmasına gerek kalmadan dünyanın gerçekliğini kurtarabileceğini fark eder. “Düşünmekle kalmıyorum, “ diye devam eder. “Fakat bu düşünen zihnimde aynı zamanda bir mükemmellik fikri, hem de açık ve seçik olan bir mükemmellik fikri var. Kendi varlığım gibi bu fikrin de bir nedeni olmalıdır ve bu neden tanrıdan başkası olamaz. Nitekim tanrının kendisi mükemmeldir ve ‘var olma’ niteliği mükemmelliğin zorunlu bir yönüdür çünkü var olmak var olmamaktan daha mükemmeldir. O halde tanrı vardır.”

Bu hamle yeni bir başlangıcın işaretidir. Salt kendi varlığımızın ötesinde tanrının varlığından da emin olduğumuz anda artık pek çok başka şeye de güvenle bakabiliriz. Bir kere tanrı mükemmeldir ve mükemmel bir varlık gördüğüm ve duyduğum her şeyde tamamen yanılmama müsaade etmez. Tanrı, beni yanlış yönlendirmeye çalışan hilekar cinin tüm oyunlarını boşa çıkarabilir. Dolayısıyla duyularımdan gelen kanıtlar ve dünyanın nesnel gerçekliği büyük ölçüde güvenilirdir. Çabalarımızın sonunda keşfedeceklerimizin evrenle ilgili doğruluklar olacağını böylece garantiledikten sonra şimdi artık bilim yapmaya başlayabiliriz.

Descartes bir katolikti ve dini inançlarını şüpheciliğin yıkıcı fikirlerine karşı savunduğu düşüncesindeydi. Fakat çabaları herkes tarafından bu şekilde görülmedi. Tanrının varlığına dair ispatlarının gerçek inancın yoğun maneviyatından uzak, cansız ve felsefi oldukları düşünüldü. Kendisi ateist olmakla suçlandı ki bu, kayıtlı tarihin büyük bölümü boyunca hep “Tanrıya inanman gerektiği şekilde inanmıyorsun!” demenin bir başka yolu olagelmiştir. (Ağzından tanrıları düşürmeyen Sokrates’in idama mahkum edilmesine neden olan suçlamalardan biri de ateizmdi. Hatta düşmanlarından biri olan Meletus, işi onu aynı zamanda hem ateizmle hem de yarı-tanrılara inanmakla suçlamaya kadar vardırmıştı.) Sonunda 1663 yılında Papa Alexander VII, Descartes’ın yapıtlarını (Kopernik, Kepler, Bruno, Galileo gibi bilim insanlarının eserlerinin de yerlerini aldığı) kilisenin resmi yasaklı kitaplar listesine (Index Librorum Prohibitorum) aldı.

* * *

Üniversitedeki hocalarımdan biri bir keresinde kimsenin Descartes’a bir reddiye yazmadan felsefe alanında doktora derecesi alamayacağını söylemişti. Fakat öğrencinin çürütmesi beklenenin tam olarak ne olduğu konusunu açıklığa kavuşturmadı: Descartes’ın başlangıçtaki şüpheciliği ve her şeyden şüphe etme kapasitesi mi yoksa güvenilir inancın temelini tesis etmek için kendisinin ve tanrının kesinlikle var olduğu yolundaki kanısına başvurması mı?

Tanrının varlığı ve özellikle de Descartes’ın bu konuda öne sürdüğü ispatlar konusundaki görüşler çeşitlidir. Fakat pek çok insan daha sıra argümanın bu kısmına gelmeden “kartezyen şüphe”ye karşı içgüdüsel bir tepki duyar. Üzerinde oturduğumuz sandalyenin varlığı dahil hiçbir şeyden emin olamayacağımız düşüncesi bizi saçmalığı ve sinir bozuculuğuyla çarpar.

Buna karşın Descartes, yönteminin bu kısmında bütünüyle haklıydı. Çevremizdeki dünyanın gerçek olduğu konusunda gayet güçlü bir kanıya sahip olabiliriz ama bundan düşünülebilir her türlü kuşkunun ötesinde, mutlak olarak emin olamayız. Aslında bu konuda yanılıyor olabileceğimizi göstermek üzere Descartes’ın rüyasından ya da hilekar kötü cininden başka senaryolar da kurgulayabiliriz. Örneğin dış dünyadan değil doğrudan doğruya nöronlarımıza bağlanmış kablolardan sahte iletiler alan kavanozdaki bir beyin olabiliriz. Matrix gibi bir bilgisayar simülasyonunda yaşıyor olabiliriz ve dışsal gerçeklik sandığımızdan çok farklı olabilir. Son olarak, bazı eleştirmenlerinin de işaret ettiği gibi, Descartes yalnızca rüya görüyor olmaktan değil, bizzat kendisinin bir rüyada görülüyor olmasından da kaygılanmalıdır. (Hindu Vedanta geleneğinde tüm dünya Brahma’nın gördüğü bir rüyadan ibarettir.)

Doğalcı Philip Henry Gosse 1857 yılında yayımladığı Omphalos adlı kitabında, Dünya’nın jeolojik kanıtlardan çıkarsanan yaşı (çok yaşlı) ile kutsal kitaptaki verilerden çıkarsanan yaşını (çok genç) uzlaştırmak girişiminde bulundu. Çözümü basitti: Tanrı Dünya’yı birkaç bin yıl önce, ama ancak birkaç milyon yılda şekillenebilecek sıradağlar ve çok eski görünen fosiller gibi uzun bir geçmişin izlerini taşıyacak biçimde yaratmıştır. Kitabın adı Yunanca “göbek deliği” anlamındaki sözcükten geliyordu çünkü Gosse’nin önerisinin ilham kaynaklarından biri, ilk insan Adem’in her şeyiyle tam bir insan olması gerektiği ve dolayısıyla bir kadından doğmuş olmamasına rağmen bir göbek deliği olduğu düşüncesiydi. O günden bugüne uzak galaksileri milyarlarca yıl önce terk etmiş ışığın sağladığı kozmolojik kanıtlara açıklama getirmeye çalışan Hıristiyan ve Yahudi yaratılışçılar Gosse’nin görüşünün çeşitli versiyonlarını savunmuştur. Omphalos varsayımı, esprili bir şekilde “Son Perşembecilik” olarak adlandırılan bir başka şüpheci senaryoya kapı aralar. Bu senaryoya göre evren bu olduğu haliyle, uzun bir tarihe işaret eden tüm tarihsel kayıtlar ve insan ürünü yapay nesneleri de içerecek şekilde geçtiğimiz Perşembe günü yaratılmıştır. Bertrand Russell bir defasında, evrenin beş dakika önce varlığa gelivermediğinden tam olarak emin olmanın imkânsızlığına işaret etmişti. Geçtiğimiz son Çarşamba’ya ait canlı anılarımız olduğuna göre bunun doğru olamayacağını düşünebilirsiniz. Fakat bir anı tıpkı bir resim ya da günlük gibi şimdi var olan bir şeydir. Anıları ve tarihsel kayıtları geçmişe yönelik (bir ölçüde) güvenilir rehberler olarak kabul etmemizin nedeni şimdiye değin bizi yarı yolda bırakmamış olmalarıdır. Ne var ki gerçek olarak aldığımız tüm anılarımızın ve hatta bunların güvenilir olduğu yolundaki izlenimlerimizin tamamının yukarıdaki senaryolara uygun bir şekilde diğer her şeyle beraber yaratılmış olması mantıksal olarak mümkündür.

Böyle bir şeyi özellikle amaçlamadan da olsa fizikçiler kimileyin Omphalos varsayımına rahatsız edici derecede yakın kozmolojik modelleri değerlendirmek durumunda kalmışlardır. On dokuzuncu yüzyılda Ludwig Boltzmann, varlığı zamanda sonsuz, fakat uzayın hemen her yerinde ve zamanın hemen her anında ayırt edici bir özellikten yoksun, tek biçimli bir düzensizlik halinde bulunan bir evren fikri üzerine düşünmekteydi. Böyle bir evrendeki bireysel atomlar sürekli hareket halinde olacak, rastgele yer değiştirip birbirleriyle çarpışmaktan başka bir şey yapmayacaklardır. Fakat eğer yeterince uzun süre beklersek sonunda tüm bu devinimler karmaşası, atomları, salt rastlantı sonucunda ileri derecede düzenli örneğin zamanın astronomlarının evrenin bütünü olduğunu sandıkları Samanyolu galaksisine çok benzer bir duruma getirecektir. (Antik Romalı şair Lucretius buna çok benzer bir evren tablosu çizmiştir; o da tıpkı Boltzmann gibi dünyadaki düzenliliğin kaynağını açıklamaya çalışan bir atomcudur.) Bu düzenli yapılanış normal evrimini evrenin nihai ısı ölümüne kadar sürdürecek, bu son noktadaysa çözülüp kendisini çevreleyen kaosa geri dönecektir, en azından bir sonraki dalgalanmaya kadar Boltzmann’ın bu fikriyle ilgili çok önemli bir sorun vardır. Düzensizlikten düzene ilerleyen dalgalanmalar nadir, büyük dalgalanmalarsa küçük dalgalanmalara göre çok daha nadirdir. Dolayısıyla eğer Boltzmann haklı olsaydı milyarlarca yıldızıyla Samanyolu gibi görkemli ve devasa bir nesnenin varlığa gelmesini beklemeye gerek kalmazdı. Buna sıra gelmeden, Güneş ve etrafındaki gezegenlerin oluşturduğu sistem gibi daha küçük bir yapının kaostan ortaya çıkması çok daha kolaydır. Ve düşünürseniz, bu türden bir evrendeki bilinç sahibi, düşünen yaratıkların ezici çoğunluğu, ortada kendine benzer bir türdeşi bulunmadan tek başına varlığa savrulmuş, bu varlığını da ancak bir an için “Hmm, görünen o ki bu evrende yapayalnızım.” diye düşünebilecek kadar sürdürüp hemen ölen canlılardan oluşacaktır. Hem tastamam bir bedene niçin gerek olsun ki? Bu yalnız ruhların çoğu da ancak düşünen bir varlık olarak alınabilecek mümkün en düşük miktardaki maddeden, yani uzayda süzülen bedensiz bir beyinden ibaret olacaktır.

Bu senaryo, tahmin edilebileceği gibi, “Boltzmann Beyni” adıyla bilinir. Şunu açıkça belirtelim ki kimse evrenin gerçekten bu senaryoda anlatıldığı gibi olduğunu düşünmüyor. Öte yandan eğer evren sonsuz bir geçmişten geliyorsa ve rastgele dalgalanmalara maruz kalıyorsa bu senaryonun doğru olması gerekir. Böyle bir durumda Boltzmann Beyinlerinin ortaya çıkması kaçınılmaz görünür. Ve madem bu evrendeki gözlemcilerin büyük çoğunluğu bedensiz beyinlerdir, ben niye onlardan biri olmayayım?

Boltzmann Beyni problemini çözmenin basit fakat yanlış bir yolu şöyle ortaya konabilir: “Evrendeki gözlemcilerin çoğu rastgele dalgalanmalar olabilir ama ben öyle değilim ve bunun ötesi de beni ilgilendirmez.” Peki bizzat kendiniz rastgele bir dalgalanma olmadığınızı nasıl bilirsiniz? Uzun ve dolu dolu bir hayata dair anılarınız olduğu cevabını veremezsiniz çünkü bu anıların kendileri bir dalgalanmayla varlığa savruluvermiş olabilirler. Bir başka denemeyle çevrenize, içinde bulunduğunuz odaya ve odanın penceresinden görünen, kargaşadan uzak, ince detaylarla dolu çevreye, bu çılgın dalgalanma senaryosunun öngörebileceğinin çok ötesindeki bu düzenliliğe işaret ederek işin içinden çıkmaya çalışabilirsiniz. Bu doğru da bir tespittir; bu çılgın dalgalanma senaryosundaki insanların çoğu kendilerini sizinki gibi odalar, mahalleler ve yakın çevrenizi oluşturduğundan gayet emin olduğunuz tüm diğer şeylerle çevrelenmiş bulmayacaktır. Fakat çoğunluk değilse de birileri benzer bir durumda olacaktır. Gerçek anlamda sonsuz bir geçmişi olan bir evrende bu tip ortamlardan sonsuz sayıda bulunacak, bunların hemen hepsi de hiçbir ara evreden geçmeden, doğrudan çevredeki kaostan çıkıp rastgele bir dalgalanmayla varlığa savrulmuş olacaktır. Örneğin şu anda, Sean Carroll adında, muhtemelen var olan (ya da gelecekteki okurlar açısından, bir zamanlar var olmuş olan) birinin yazdığı bir kitabı okumakta olduğunuzu düşünüyor olabilirsiniz. Fakat evrenin yaşının sonsuz olduğu kabul edilirse bu durumda bu kitabın, üzerinde adımı ve resmimi taşıdığı şu olduğu haliyle tek başına rastgele bir dalgalanmayla varlığa gelmesi, kitabın ve kitabın yazarı olarak benim beraberce rastgele bir dalgalanmayla varlığa gelmemizden çok daha kolaydır. Kendi yakın çevrenizde deneyimlediğiniz şeylerin gerçekliğini teslim etsek bile Boltzmann’ın kozmolojisinde bunlardan başka herhangi bir şeyin var olduğuna güvenmeniz için hiçbir gerekçeniz olamaz. Şu anda doğrudan doğruya algıladığınız varlıkların ötesinde kalan hiçbir şey ya da geçmişe dair hatırladığınızı düşündüklerinizin hiçbiri de bundan azade değildir. Bu senaryoya göre anılarınızın ve izlenimlerinizin hepsinin, herhangi bir dayanakları bulunmaksızın, kendi başarına rastgele bir dalgalanmayla varlığa gelmiş olmaları olasılığı 1’e yakındır. Bu mümkün  olan en aşırı şüpheci senaryodur.

Bir Boltzmann Beyni olmadığınızdan emin misiniz? Ya da en azından yakın çevrenizin belki birkaç saniye önce olduğu gibi varlığa savrulmuş olmadığını kesinlikle biliyor musunuz? Kavanozdaki bir beyin ya da daha gelişmiş bir varlığın oynadığı bir bilgisayar oyununun karakterlerinden biri olmadığınız nerden belli?

Bunları ne biliyorsunuz ne de bilebilirsiniz. Eğer “bilmek” ile kastedilen “düşünülebilir her türlü hata olasılığının ötesinde, mutlak metafizik bir kesinlikle bilmek” ise o halde bu senaryolardan herhangi birinin gerçeği yansıtıp yansıtmadığını asla bilemeyiz.

Yaşamının daha sonraki dönemlerinde Wittgenstein da bu açmazdan kurtulmanın bir yolunu aradı. Kesinlik Üzerine’deki ilk yazılarından birisi şöyleydi: “Bir şeyin bana -ya da herkese böyle görünmesinden, o şeyin gerçekten de öyle olduğu sonucu çıkmaz.” Ama bundan hemen sonra gelen cümle de şudur: “Bizim sorgulayabileceğimiz şey, o şeyin gerçekten bana göründüğü gibi olduğundan şüphe etmenin anlamlı olup olmadığıdır.” Tersten söylersek, bir şeyin doğru olması kavranabilir bir olasılık olduğu halde bu olasılığa yüksek bir güvenç atfetmek anlamsız olabilir.

Şüpheci senaryoların en aşırılarını, örneğin Descartes’ın, kötü cinin kendisini kandırmasından dolayı dış dünya hakkındaki tüm bilgilerinin güvenilmez olduğu yönündeki kaygısını düşünün. Bunun yanlış olduğunu ispatlamak ya da en azından bu yönde güçlü kanıtlar toplamak isteriz fakat bu imkânsızdır. Yeterince güçlü ve akıllı bir cin, mantığa ve kanıtlara yöneldiğimiz her noktada yine bizi etkileyebilecektir. “Düşünüyorum, o halde varım,” “Varlık mükemmelliğin niteliklerinden biridir, o halde Tanrı vardır.” gibi fikirler (en azından Descartes için) mantıksal olarak gayet sağlam görünüyor olabilir. Ama işte bu tam da kötü cinin sizin düşünmenizi istediği şeydir! Kötü cinin bizi mantıksal hata tuzaklarına düşürmediğinden nasıl emin olabiliriz?

Dışsal gerçekliğin varlığı ve bu gerçeklik hakkındaki bilgimizi hedef alan çeşitli şüpheci senaryolardan herhangi biri pekâlâ doğru olabilir. Fakat şu da var ki bu durum, bizim bu senaryolara yüksek bir güvenç atfetmemizi gerektirmez. Mesele bunlara inanmanın asla kullanışlı olmamasıdır. Yukarıdaki alıntıda Wittgenstein’in şüphenin “anlamlı” olup olmadığıyla kastettiği budur

Şu iki olasılığı karşılaştıralım: ya çevremizdeki gerçekliğe dair sahip olduğumuz izlenimler temelde doğrudur ya da bildiğimiz haliyle gerçeklik aslında yoktur ve kötü bir cin tarafından kandırılmaktayız. İlk akla gelen şey olabildiğince çok bilgi toplamak, bu bilginin her bir senaryoya göre olabilirliğini hesaplamak ve güvençlerimizi buna göre güncellemektir. Fakat ikinci senaryoda kötü cin, bize tam da ancak birinci senaryoda elde edilmesi beklenecek bilgiyi sunabilir. İki senaryoyu yeni veriler toplamak yoluyla birbirinden ayırt etmek mümkün değildir.

Geriye kalan tek şey önsel güvençler konusundaki tercihlerimize dönmektir. Her bir olasılığa sıfır dışında bir sayı atfetmek koşuluyla, önsel güvençlerimizi istediğimiz gibi belirleyebiliriz. Bu da demektir ki radikal şekilde şüpheci senaryolara çok düşük, doğrudan gerçekçi olasılıklaraysa yüksek önsel güvençler atayabiliriz.

Radikal şüphecilik gerçekçi alternatiflerinden daha kullanışsızdır; bize hayatta nasıl bir yol tutturmak gerektiği konusunda bir şey söylemez. Güven duyduğumuz tüm bilgilerimiz, tüm hedeflerimiz ve arzularımız pekâlâ birer aldatmacadan ibaret olabilir. Ama ne yapalım? Böyle bir inanca yaslanarak eylemde bulunamayız; çünkü bize mantıklı gelen her eylem şu sinir bozucu cinin yeni bir aldatmacası olabilir. Öte yandan dünyanın aşağı yukarı bize göründüğü gibi olduğunu kabul ettiğimizde kendimize bir yol çizme imkânı buluruz. Sonuçta hepimizin yapmak istediği işler, yanıtlamak istediği sorular ve bunları başarmak için kullandığı stratejiler vardır. Hal böyleyken üretken ve faydalı dünya görüşlerine yüksek bir güvenç bağlayıp onları bizi eylemsizlikle kımıldayamaz halde bırakanlara üstün tutmak en doğal hakkımızdır.

Bazı şüpheci senaryolar Descartes’ın cini gibi salt hayali kurmacadan ibaret olmayıp gerçekten doğru olabileceğinden kaygılandığımız durumları gösterir. Evren, zaman boyunca sonsuz ve durmaksızın dalgalanmakta olsaydı dünya Boltzmann Beyinleriyle kaynaşıyor olurdu. Matrix, bilim kurgu ürünü hayali bir kavramdır ama filozof Nick Bostrom, doğrudan “gerçek dünyada” değil onun bir simülasyonunda yaşıyor olmamızın daha yüksek bir olasılık olduğunu öne sürmüştür. (Temel fikir, teknolojik olarak gelişmiş bir medeniyet için kurgusal insanları da içeren güçlü bilgisayar simülasyonları yaratmanın zor olmadığı, dolayısıyla evrendeki “insanların” çoğunun bu simülasyonların bir parçası olmasının çok ciddi bir olasılık teşkil ettiğidir.)

Kendinizin ve çevrenizin, bu bağlamda geçmiş ve dış dünya hakkındaki tüm sözümona bilgilerinizin de kaotik bir parçacık çorbasındaki rastgele bir dalgalanma sonucunda varlığa gelmiş olması elbette ki mümkündür. Fakat bu olasılığa asla yüksek bir güvenç atfetmemelisiniz. Böyle bir senaryo, David Albert’in tabiriyle, bilişsel olarak istikrarsızdır. Büyük emeklerle elde edilmiş bilimsel bilgilerinizi kullanarak bir dünya resmi oluşturuyor ve bu resme baktığınızda varlığınızı tamamen rastgele bir dalgalanmaya borçlu olmanın çok yüksek bir ihtimal olduğunu görüyorsunuz. Ama eğer bu doğruysa o nice emeklerle elde edilmiş bilimsel bilgileriniz de varlığını rastgele bir dalgalanmaya borçlu olmalıdır; şu halde bu bilgilerin gerçekliğin isabetli bir temsilini verdiğini düşünmek için de gerçekte hiçbir neden yoktur. Yani böyle bir senaryonun doğru olması halinde bizim onun doğru olduğuna inanmak için hiçbir iyi nedenimiz olamaz. Yapılacak en iyi şey ona çok düşük bir güvenç atfedip kendi yolumuza bakmaktır.

Simülasyon argümanı ile ilgili durum bundan biraz farklıdır. Yine sizin ve deneyimlediğiniz her şeyin sizden daha üst düzeydeki zeki bir varlık tarafından idare edilen bir simülasyondan ibaret olması elbette ki olasıdır. Kesin konuşmak gerekirse, bu aslında şüpheci bir varsayım değildir bile: bu senaryoda hâlâ doğa yasalarına göre yapılandığı öngörülebilecek bir gerçek dünya vardır. Yalnızca bizim bu gerçek dünyaya doğrudan bir erişimimiz yoktur. Ama zaten maksat deneyimlediğimiz dünyanın işleyişini yöneten kuralları anlamaktıysa bu niçin önemli olsun? Gerçekliğin tamamı olmasa ve üst düzey varlıklar tarafından kurulmuş olsa bile içinde yaşadığımız dünya, varsayım gereği ulaşımımız olan tek gerçekliktir ve incelemeye ve anlama çabasına değerdir.

Wittgenstein’in terimlerini kullanarak söylersek, anlamlı olan gördüğümüz dünyanın gerçek olduğu ve büyük ölçüde bizim gördüğümüz şekilde işlediği olasılığına güvencimizin neredeyse tamamını atfetmektir. Doğal olarak, yeni kanıtlar ortaya çıktığında inançlarımızı güncellemeye her zaman hazırız. Bir gün gelir de bulutsuz gökyüzündeki yıldızlar tepemizde “BEN PROGRAMCINIZ. İÇİNDE YAŞADIĞINIZ SİMÜLASYONU BEĞENDİNİZ Mİ?” yazısını oluşturursa o zaman güvençlerimizi bu yeni kanıta göre değiştiririz.

Yorum bırakın