Juan David Nasio’dan sevgi ve ayrılık üzerine…

Aşk acısını, kayıp sonucu yaşanılan sarsıntının ben tarafından bilinç düzeyinde kendiliğinden algı­lanmasını yansıtan duygu olarak tanımlamıştık. Sonunda onu travmatik acı olarak nitelendirmiştik. Şimdi bu tanımı aşk acısı­nın, ben‘in travmaya karşı kendisini savu­nurken oluşan acı olduğunu söyleyerek tamamlıyoruz. Daha açık ifade etmek gerekirse: Aşk acısı sarsıntıya uğrayan ben‘in, yeniden kendini bulmak için çabalarken gös­terdiği savunmacı tepkiyi bilinç düzeyinde yansıtan duygudur. Acı burada bir tepkidir.

Peki bu tepki nedir? Sevilen nesnenin kaybedilmesiyle oluşan itkisel bunalımla kar­şı karşıya kalan ben kendini toplar: Ayakta kalan tüm güçlerine başvurur -kendini tü­ketmeyi bırakır- ve bu güçleri tek bir nok­tada, kayıp sevgilinin psişik tasarımında yo­ğunlaştırır. O andan itibaren ben kaybettiği varlığın zihindeki imgesini canlı tutmaya çalışmakla meşguldür. Sanki kayıp ötekinin imgesini büyüterek onun gerçek yokluğunu telafi etmek istemektedir. Bu noktada ben, egemen olan bu imgeyle neredeyse tama­men kendini karıştırır ve sadece severek, bazen de kaybolanın imgesinden nefret ede­rek yaşar. Bu imge ben’in bütün enerjisini kendine doğru çeker ve ben‘i, takatsiz ve dış dünyayla ilgilenmekten aciz duruma sokan şiddetli bir içe çekilmeye maruz bırakır. As­lında bütün psişik enerji bedensel yaranın zihinsel temsili üzerinde yoğunlaşırken, ben‘in fiziksel acının (tepki göstermenin acısı) oluşumu karşısında gösterdiği savun­maya yönelik olan aynı kasılmayı tanımlı­yoruz 

* * *

(Sevilen kişinin varlığına dair) açıklama sevilenin bilinçdışı imge­sinin çerçevesiyle, yani sevileni hayal etme tarzımızla ilgili; bu tarz artık duygulanımlarımıza göre değil, değerlerimize göre şekillenir. Seçilenin varlığına yine bilmeden yüklediğimiz çeşitli idealleri düşünüyorum. Bu belirsiz idealleri ufkumuzda tutarak demir atıp bağlılığımızı ilerletiyoruz. Bunlar çoğunlukla abartılı, hatta çocukça ve kaprisli idealler, daha ziyade birliktelik ve toplum hayatının zorluklarıyla sürekli olarak yeni­den düzenlenen beklentiler oluyor. Peki, simgesel ve hayali olanın kesiştiği noktada bulunan bu idealler nelerdir? İşte bunların başlıcaları:

  • Seçilmişim eşsiz ve yeri doldurulamaz olmalı. 
  • Değişmeden kalmalı, yani biz kendimiz onu değiştirmedikçe değişmemeli. 
  • Boğucu sevgimizin ya da yıkıcı nefre­timizin tutkusuna değişmeden dayanmalı, bunlar karşısında ayakta kalabilmeli. 
  • Bize bağımlı olmalı, sahiplenilmeye izin vermeli, her zaman kaprislerimizi tat­min etmeye hazır olmalı. 
  • Ama boyun eğse de, bizi tıkamamak için kendi özerkliğini de korumayı bilme­li… 

Bu yalancı idealler, bu çocukça ama her zaman baskıcı talepler, küçük bir çocuğun geçiş nesnesi karşısındaki taleplerine ben­zetilebilir.

* * *

Acı, telafi edilemezliğe olan inançtır. 

Acı, bir kayba tepki olarak doğduğunda, bunun nedeni ıstırap çeken öznenin bu kaybı telafi edilemez olarak görmesidir. Kaybın asıl niteliği, gerçek ya da hayali, ka­lıcı ya da geçici, nasıl olursa olsun önemli olan öznenin kaybının telafi edilemez olduğuna inanışındaki kesin ka­nıdır. Kimi kadın, sevgilisinin gidişini büyük bir üzün­tüyle yaşayabilir ve bu ayrılığın gerçekte geçici olduğu ortaya çıkacağı halde bunu kesin bir terk ediliş olarak algılayabilir. Acısı, sevgilisinin yokluğunu dönüşü ol­mayan bir kopuş gibi yorumlamaktaki mutlak inancın­dan kaynaklanır. Burada durumu hafifletecek ne bir şüp­he ne de bir mantık vardır; sadece kesinlik inancı ve acı hakimdir. Acı inançtan ayrılmaz ve şüpheyle uyuşmaz halde kalır. Şüpheye eşlik eden, acı veren duygu da acı değil, kaygıdır. Kaygı şüphe edilen bir tehlikenin belir­sizliğinde doğar, acı ise daha önce gerçekleşmiş bir kö­tülüğün kesinliğidir.

Sevdiğim kişi beni sınırlayan kişidir. 

Sevgilimin, farkında olmadan sahip olduğum en önemli temsili, benim sınırlarımın tasarımıdır. Evet, sevilen be­nim sınırımı temsil eder. Böylece sevgilim bana yalnızca imgemi vermez, aynı zamanda gerçekliğimin tutarlılığı­nı sağlar ve tatminsizliğimi katlanılabilir hale getirir; ama dahası benim nasıl taşıyacağımı hiçbir zaman bilemeyeceğim bir mutlak tatmin ölçüsüzlüğünün frenini temsil eder. Tek kelimeyle, seçilmiş -sevilen olarak nite­lendirdiğimiz ama nefret edilen, endişe edilen ya da ar­zulanan da olabilen- benim ulaşılmaz olduğunu bildi­ğim halde tehlikeli olarak gördüğüm bir zevke karşı ko­ruyucu engelimdir. Bastırma içeride ne ise gerçek, haya­li ve simgesel varlığıyla sevgili de dışarıda odur. Beni uç zevklerden alıkoyan ve bana katlanılabilir bir tatminsiz­lik sağlayan bu canlı engel, benim mutlak zevki hayal etmeme o kadar da çok engel olmaz. Aksine seçilmiş, benim düşlerimi besler, beni hayal etmeye iter ve benim hayalimi gerçekleştirmemi yasaklar.

Bu noktada, sevilen kişi yok olduğunda neden acı çektiğimizi anlıyoruz. Onunla beraber arzularımın gün­delik ve hoş görülebilir tatminsizlikleri de ortadan kay­bolur ve ben ne yapacağımı bilemez bir hale gelirim; ar­zumu yönlendirecek bir yön kalmaz. Sevgilinin ölümü temel olarak bir sınırın ölümünü beraberinde getirir. Yas tutmak da yeni bir sınır çizmektir.

Sevilenle ilgili düşlemim

Düşlem tatminsizlik deliği etrafında dönen bir halkaya dizili imge ve simgelerin karmaşık bütünüdür. Bu deliğin ortasında, sevilenin yaşayan bedeni durur. Sevgilimden edindiğim düşlem, arzumun temelidir. Se­vilenim ölürse, düşlem yıkılır ve arzu altüst olur.

Sevilen ötekiye göre beslediğim düşlem öylesine istilacı ve özeldir ki beni yeni seçilenlerle yeni bağlar kurmak­tan, yani yeni düşlemler yaratmaktan alıkoyar. İstilacı düşlemin bir örneği, babasına derinden bağlanmış oldu­ğundan sabit bir düşlem kuran ve bu yüzden başka bir erkekle yeni bir sevgi bağı kuramayan şu genç kadındır. Bir başka istilacı düşlem örneği de bizi küçük düşüren sevgiliyi görünce içimizden söküp atamadığımız kindir. Sevgili artık sevilen değil, nefret edilen partner duru­munu almıştır.

Gerçekte belirgin bir insana karşılık gelmese de bilinç ­dışımızın düzenleyici bir sevgili düşlemi de olabilir. Bu, ölçüsüzce geliştirilen, çoğunlukla istilacı nitelikte ve kendi kendine yeten sakat düşlem durumunda karşımı­za çıkar. Bunun en vurucu örneği patolojik yastır. Yas­taki kişi ölen seçilmişini hala yaşıyormuş gibi düşlemsel kılmaya devam eder. Bir başka örnek de orantısızca dü­zenlendiğinden ötürü çıldıranın bir sevgi bağını yapay bir biçimde oluşturduğu ve burada, yabancı bir kişi ya­nında kendisine sevgili rolünü biçtiği bir düşlemin etra­fında gelişen erotomanik çılgınlıktır.

Acı, telafi edilemezliğe olan inançtır.

Acı, bir kayba tepki olarak doğduğunda, bunun nedeni ıstırap çeken öznenin bu kaybı telafi edilemez olarak görmesidir. Kaybın asıl niteliği, gerçek ya da hayali, ka­lıcı ya da geçici, nasıl olursa olsun önemli olan öznenin kaybının telafi edilemez olduğuna inanışındaki kesin ka­nıdır. Kimi kadın, sevgilisinin gidişini büyük bir üzün­tüyle yaşayabilir ve bu ayrılığın gerçekte geçici olduğu ortaya çıkacağı halde bunu kesin bir terk ediliş olarak algılayabilir. Acısı, sevgilisinin yokluğunu dönüşü ol­mayan bir kopuş gibi yorumlamaktaki mutlak inancın­dan kaynaklanır. Burada durumu hafifletecek ne bir şüp­he ne de bir mantık vardır; sadece kesinlik inancı ve acı hakimdir. Acı inançtan ayrılmaz ve şüpheyle uyuşmaz halde kalır. Şüpheye eşlik eden, acı veren duygu da acı değil, kaygıdır. Kaygı şüphe edilen bir tehlikenin belir­sizliğinde doğar, acı ise daha önce gerçekleşmiş bir kö­tülüğün kesinliğidir.

Ölen sevgili yeri alınamaz olarak düşünülür.

Ölen sevgilinin yerini hiç kimsenin tutamayacağının “düşünüldüğünü” söylüyorum, onun gerçekten öyle ol­duğunu değil. Ona, hayattayken de ölümünün hemen ardından da eşsiz olma gücünü veren biz. O hayattay­ken, onun bizim tek seçilmişimiz olduğu yönündeki örtük inancımız bizi yönlendirir. Ortadan kaybolursa, bu inanç açığa çıkar ve acı veren kesin bir inanç halini alır.

Bir başkası asla onun yerini alamayacak. Ne var ki za­man geçtikçe, yas tamamlanınca bir başkasının gelip se­vilenimizin yerini işgal edeceği doğrudur. 

Aşk ve Acı

Ben, bedenimizin parçalarına ya da sevilenimizin görü­nümlerine ait imgelerin yansıdığı bir iç ayna gibidir. İmge, yansıması olduğu gerçek şeye dayanıyorsa bu im­gelerden birine fazla yatırım yapılması aşkı ifade eder. Bunun karşılığı olarak, eğer imgenin gerçek dayanağı bizi terk ettiyse aynı yatırımın fazlalığı acıyı ifade eder.

Kaybın gerçekliğini inkar eden kara sevda ve bunun ak­sine bunu kabullenen mantıklı tevekkül; işte bunlar ‘ben’i parçalayan ve acıyı doğuran iki uç durumdur. Psi­şik acı basit bir denklemle özetlenebilir: Artık dışarıda var olmayan bir varlık için içeride beslediğimiz aşın bü­yük bir aşk.

Yas Acısının İki Hali

Sevilenin sonsuza dek kaybedildiğini bile bile yok olanı sevmenin acısı, kayıp anında ya da yas sürecinde belirli aralıklarla bile ortaya çıkabilen bir ıstıraptır. Hala aynı acı söz konusu olsa da ortaya çıkış biçimlerine göre acı kendini farklı farklı, kayba anında karşılık olarak ani ve yoğun, yas sürecinde dönemsel olarak gösterir. Acının bu iki belirtisini birbirinden ayırt etmek için, yas kavra­mını ele almamız gerekir. 

Yas aşkın kesilmesi sürecidir ve yas acısı da bir aşk fışkırmasıdır.

Yas, sevilen varlığın kaybının verdiği taze acıyla başla­yan ve onun yokluğunun metanetle kabullenilmesiyle azalan uzun bir yoldur. Yas tutmak, yoklukla yaşamayı öğrenmek demektir. Acı, bu süreç boyunca kimsenin gi­remediği keder yolları şeklinde görülür. Acı veren bu fışkırmaların doğasını anlamak için yası, ben’in -kayıp sırasında- kabaca ördüğünü sabırla söktüğü yavaş ilerle­yen bir işmiş gibi düşünmek gerekir. Yas, çabucak katı­laşanı yavaş yavaş çözmektir. Acının darbesiyle ben, yok olan sevgilinin tasarımına aşırı yatırım yapmıştır; artık yas sırasında ben ayakları üzerinde durmaya başlar ve sevilen varlığın tasarımına yaptığı yatırımını, bu tasarım canlılığını kaybedip yabancı bir beden, ben için acı kaynağı olma özelliğini yitirene kadar azar azar geri çeker. Tasarıma yapılan yatırımın çekilmesi, ona yüklenen aşırı duyguyu geri çekmek, onu diğer temsiller arasına koymak ve ona farklı bir şekilde yatırım yapmaktır. Böylece yas, kaybolanı başka türlü sevmek için ona yönelik yavaş ve zahmetli bir aşkın kesilmesi sürecidir. Şu konuda anlaşalım: Yas tutan, yasla birlikte ne ölen kişiyi unutur ne de onu sevmeyi bırakır sadece ani kayba tepkili ve aşırı olan bir bağlılığı hafifletir. Bu nedenle, “Yas tutmak, kaybolanı başka şekilde, onun canlı varlığını uyarmadan sevmeyi öğrenmektir. “ diye­ceğiz . 

Yası aşkın kesildiği bir süreç olarak tanımladığımıza göre acının, aşkın her yeniden canlanışında ortaya çık­tığını anlıyoruz. Yasın içindeki acı aslında yatırımın çe­kilmesi yolundaki bir imgeye yeniden ve anlık olarak yapılan yatırıma karşılık gelir. Yas tutan, sevilenin yaşa­dığı zamanları anımsatan herhangi bir ayrıntıyı gerçek­likte bir ara gördüğünde ortaya çıkan budur. Ölenin temsilinin bir anıyla yeniden canlandığı ve öznenin geri dönüşü olmayan kaybı yeniden fark etmek zorunda kal­dığı an, acı geri gelir. Açık bir şekilde ifade edelim: Kay­bolan varlığın imgesinin canlandığı ve aynı anda benim de onun yokluğuna boyun eğdiğim her seferde acı orta­ya çıkar. Acıya açılan, yası belirginleştiren bu kapılar, yok olmak istemeyen, ısrarlı bir aşkın fışkırmalarıdır.

Nostalji, aşk, acı ve zevkin bir karışımıdır:

Sevilenin yokluğundan acı çekerim ve ona acımı sunmaktan zevk alırım.

Acı da verse, sevgilimizin hatırası acımızı kaybedilene bir saygı ifadesi gibi sunma zevkini doğurabilir. Burada aşk, acı ve zevk birbirine karışmıştır. Kaybedileni sev­meye devam etmek kesinlikle ıstırap verir; ancak bu ıs­tırap da bize onu yeniden yaşattığından hafifler. 

Patolojik yasta duygusal aşın yükleme kaybedilen sevgi­linin psişik tasarımı üzerinde biz onu boşu boşuna ye­niden canlandırmak istermişiz gibi sonsuza kadar donar kalır. Patolojik yas, bir imgenin etrafında donmuş aşk­tır.

“Acımın dinmesini istemiyorum!”

Sanki ıstırap çeken kişi bilinçdışı arzu -mazoşizmle hiç­ bir ilgisi olmayan bir arzu- tarafından acı deneyimini dolu dolu yaşamaya sürüklenmiş gibi acının belirtileri –çırpınma, çığlık ve gözyaşı- acıyı devam ettirir. Sevilen varlıklarını kaybetmenin ıstırabını çekenler her şeye rağmen sürdürmek istedikleri yoğun bir ıstırap çekerler. Bunu isterler; çünkü onların acısı ölene bir saygı gös­tergesi, sevginin bir delilidir. Acı, tüketilmesi gereken bir zevk, haykırışlar, gözyaşları ve kasılmalarla boşaltıl­ması gereken bir gerilimdir. Acı içindeki kişi adeta “Beni rahat bırakın! Beni avutmayın! Bırakın da acımı tükete­yim, acımın içinde tükeneyim; çünkü artık var olmayan sevgilimi sadece acımın içinde bulabilirim!” diye bağırır.

Kaygı, hayali eksikliğe tepkidir…

Kaygı, nesnenin kaybedilme tehdidine, yani Şevgilimizin eksikliğini duyma fikrine karşı gösterilen tepkidir. Böylece kaygı, sevilen ötekinin yokluğu olabilecek şeyin bi­linçli tasarımıyla bağdaştırılır. Lacan’ın terimleriyle ifa­de edecek olursak: Kaygı, eksikliği hayal ettiğimde ortaya çıkar; hayali eksikliğe verilen bir yanıttır.

Kaygının üç şekli: Sevilen varlığı kaybetme tehdidi karşı­sındaki kaygı, sevilen organı kaybetme tehdidi karşısın­daki kaygı (kastrasyon kaygısı) ve sevilenimizin sevgisini kaybetme tehdidi karşısında kendimi bunalttığım gerçek ya da hayali bir hata için çekilen cezanın yerine yaşanan kaygı (ahlaki kaygı ya da suçluluk) olarak belirir.

One Comment Kendi yorumunu ekle

  1. zirvepress35 adlı kullanıcının avatarı zirvepress35 dedi ki:

    İlgi ile okudum.. emeğinize sağlık

    Beğen

zirvepress35 için bir cevap yazın Cevabı iptal et